Orhan Veli'nin Bazı Fotoğrafları

Orhan Veli'nin Bazı Fotoğrafları

28 Aralık 2011 Çarşamba

Cem KARACA'nın sesinden Orhan Veli'nin "İstanbul'u dinliyorum" şiiri...



ŞAİR ŞAH ÇEKERSE


ŞAİR ŞAH ÇEKERSE

"İnsan, bir kamış, bir sazdan başka bir şey değildir; doğada ondan daha güçsüzü yoktur ama, düşünen bir sazdır o." Bu düşüncenin sahibine, Jacques Prevert, Sıkıntılı Bahis adlı bir şiir yazar:
Blaise Pascal adında biri
Tatara Titiri
1623 yılında doğan Blaise Pascal hiçbir öğrenim kurumunda eğitim görmedi. Yalnızca babasından özel dersler aldı. Bu yüzden kendisini babasına karşı hep borçlu hissetmiştir ve bu borcu ödemek istercesine, henüz 19 yaşındayken aritmetik bir hesap makinesi icat etmiştir. Çünkü o sıralar babası maliye dairesinde çalışmaktadır. Bu alet sayesinde babasının işlerini kolaylaştırmayı istemiştir.
Blaise Pascal'dan sonra, teknik gelişmeler sonucu 1885'te ilk kez delikli kartlar kullanılarak bir hesap makinesi yapıldı. Ancak hesabın tümüyle otomatikleşmesi 18.000 elektronik tüpü bulunan bir makineyle, 1944'te gerçekleşti. İlk bilgisayarları tarif etmeye kalkarsak, büyüklüğünü odalarla, ağırlığını da tonlarla tanımlayabiliriz. Elbette ki bu bilgisayarlarla dalga geçenler de vardı. Bir gazete "hiç merak etmeyin, önümüzdeki elli sene içerisinde gelişecek olan teknoloji ile bilgisayarların ağırlıkları bir tonun altına inecektir" iddiasında bulundu. Günümüzdeki bilgisayarların ağırlıkları birkaç kilo olduğuna göre yanılmadıklarını da söyleyebiliriz. Bu gelişme 1958'de transistörlerin, 1963'te entegrenin bulunmasıyla sağlanmıştır. Eminim ki bilgisayarlardaki bu gelişmeler devam edecektir ama, biz buraya Özdemir Asaf'ın Tartı şiirini yerleştirebiliriz:
Bilgisizin yanında bilgiden söz etmeyin,
Bilgin'in yanında bilgiden söz etmeyin.
Cücenin de devin de eremediği vardır;
Ne altından ve ne de üstünden söz etmeyin.
Satranca benzer oyunların MÖ. 3000 yıllarında Hindistan ve Mısır'da oynandığına yazıtlarda rastlansa bile, Murret'in 1913 yılındaki araştırmalarına göre satranç ilk olarak 570 yılında Hindistan'da oynanmıştır. Ama rivayetler de çoktur. Örneğin, Sat-Ran-Çu adlı bir Çinlinin bulduğu söylenirse de, Arap efsanesi daha çok bilinen bir hikayedir. Hiç işlevi olmayan birinin gücünün de olmayacağını, onun gücünü çevresindekilerin oluşturduğunu belirtmek isteyen bir brahman, bulduğu bu oyunu dönemin şahına sunar. Satrancı çok seven ve aslında yerildiğini anlamayan şah, brahmana bu oyun için istediği ödülü sorar. Bunun üzerine brahman, 'buğday' ister. Miktarı ise satranç tahtasındaki kareler sayesinde hesaplanacaktır.
Bu alçak gönüllülüğe şaşıran şah, brahmanın isteğini kabul eder ama, sonradan pişman olur. Ardışık karelere bir önceki karenin iki misli buğday konularak yapılacak olan bu işlemde, birinci kareye bir, ikinci kareye iki, üçüncü kareye dört, dördüncü kareye sekiz buğday konulacaktır ama, rakamlar hızla büyümektedir. Onuncu kareye beş yüz on iki, on beşinci kareye on altı bin üç yüz seksen dört, yirminci kareye beş yüz yirmi dört bin iki yüz seksen sekiz, yirmi beşinci kareye on altı milyon yedi yüz yetmiş yedi bin iki yüz on altı.... Hesap tamamlanıp, her kareye konulması gereken buğday adetleri toplanınca (bunu yazıyla yazamayacağım) 18.446.744.073.709.551.615 tane buğday verilmesi gerektiği anlaşılır. Bu kadar buğdaysa, değil ülkede, dünyada yoktur ve bulmak için dünya yüzeyinin 64 misli büyüklükteki bir kara parçasına buğday ekilmelidir.
Satranç ile ilgili rivayetler daha pek çoktur ama, bilgisayarın icadıyla satranç tahtasının mertliği bozulur. Çünkü satranç artık bilgisayarda oynanmaktadır. Bilgisayarda satranç oynanması fikrini ilk olarak Alain Turing 1940'larda ortaya attıysa da bilgisayar için ilk program 1958'de Amerikan Hava Kuvvetleri'ne araştırmalar yapan Rand Corporation tarafından yapılmıştır. Bu makinenin hamle yapmasının bir saat aldığı söylense bile bu önemli değildir. Çünkü günümüzde dünya satranç şampiyonu ile karşılaştırılmak üzere yazılan programlar saniyede yüz milyonlarca durumu incelemektedir. Yani çok hızlıdırlar ama, halen insanlara üstünlük sağlayamamışlardır. Aslında üstünlük kazansa bile, bu bilgisayara mı yoksa programı yazana mı mal edilmelidir?
Üniversiteden mezun olacağım yıl, son sınavım bitirme projesi üzerineydi ve sıcak bir haziran ayının ikinci günü yapılacaktı sınav. Proje ise bir bilgisayar programıydı. Üç arkadaş, uzun uğraşlar sonucu az çok öğrenebilmiştik programı ve son olarak sınavdan bir gece önce, bildiklerimizi bilgisayar başında tekrar ediyorduk. Akşam üzeri proje arkadaşlarım gitti, gece ise evde herkes uyuduğu halde bilgisayarda çalışmamı sürdürüyordum. Sabaha karşı yoruldum ama, uyursam da uyanamayacağımdan korkuyordum. Çalışmaktan da sıkıldığım için açtım bilgisayarın satranç oyununu, başladım oynamaya. Her seferinde oyun çabucak bitiyor ve ben mat oluyordum. Ya beşinci ya da altıncı oyundaydı, bilgisayarı köşeye sıkıştırdım. Yaklaşık on dakikalık düşünme süresi vardı bilgisayarın ve hepsini kullandıktan sonra, mat olduğunu kabul etti. Tahmin edeceğiniz gibi, bende bir sevinç bir sevinç... O hızla okula gidip sınava girdim ve biz üç arkadaş projemizi en iyi şekilde savunduk ama, taktiğimizi bilgisayardaki satranç oyunundan almış ve bize verilen süreyi sonuna kadar kullanmıştık, başarılı olmak için...
Fikir taşıyorsun
Fikir taşıyorum
Fikirsiz insan olur mu?
Hayvan!
Fuat Ofşin'in Fikir adlı bu şiirini buraya neden yazdım? Açıklayayım. Her ne kadar bilgisayarda satranç oynanması fikrinin ilk olarak 1940'larda ortaya atıldığını söylediysem de, Alan Turing'den yaklaşık iki yüz yıl önce yaşayan Macar Baron Wolfgang Von Kempelen'in aklına bir fikir gelir ve 1769 yılında biraz sonra anlatacağım makineyi icat eder.
O yıllarda Macarlar, Avusturya Veraset Savaşı (1740-48) sırasında Maria Theresia'nın yanında yer almaları nedeniyle, iç işlerinde ülkenin diğer bölgelerinden bağımsız, ayrı bir krallık olma hakkını elde etmişlerdir. Bu sayede o yılların durgun geçtiğini söyleyebiliriz.
Wolfgang Von Kempelen ise geliştirdiği bu makine ile bütün Avrupa'yı hayretlere düşürür. 'Türk' adındaki bu makine insanlara karşı satranç oynamaktadır. Yani Baron sadece satranç oynayan bir bilgisayar icat etmiştir. İsminin neden Türk konduğunu bilmediğimiz bu bilgisayarın, Garry Kasparov ile karşı karşıya getirilen 'Deep Blue' adlı satranç programının ilk versiyonu olduğunu düşünebilirsiniz ama, biraz sonra okuyacaklarınızla yanıldığınızı anlayacaksınız.
Tekrar 1769 yılına dönersek müthiş bir zeka ürünü (!) olan Türk adlı bu bilgisayar için adamlarına kutu yapmalarını emreder Wolfgang Von Kempelen. Her ne kadar boyutu bugünkü bilgisayarlara göre büyükse de elli yıl öncekilere göre de küçüktür. Teknolojisini (!) düşününce, yaklaşık bir buçuk metre boyunda, kırk santimetre genişliğinde ve altmış santimetre derinliğinde olması gereken makinenin, ekran benzeri bir penceresi olduğunu söylersem, sanırım yanılmış olmam.
Baron'un bu teknoloji harikasını imal etmesi de pek zor olmamıştır. Hatta bilgisayarın kutusunun yapımı daha uzun zaman almıştır diyebiliriz. Adamlarının tasarımı yapıp, kutuyu şekillendirmeleri birkaç gün ya da en iyimser düşünce ile birkaç saat sürdü desek bile, Baron bu kadar uğraşmaz imalat için, hatta eline alet bile almaz.
İlk karşılaşma gelip çattığında herkes çok heyecanlıdır. En başta da Baron ama, onun heyecanı "acaba kazanabilecek mi?" diyedir. Bilgisayarın, yani Türk'ün ilk rakibinin ve izleyenlerinin heyecanı "acaba çalışacak mı?"dır. Sırf bu kadar değil, makine de oldukça heyecanlıdır; "acaba becerebilecek miyim?" diye...
Maç saati gelir, Türk'ün karşısına oturtulur rakibi ve Baron bilgisayara başlama komutunu verir. Oyunun ne kadar sürdüğü, kimin kazandığı önemli değildir ama, bilgisayar çalışır. Türk'ün rakibinin şaşkınlığını göz önünde bulundurursak, maçı Türk'ün aldığını iddia ederek "en büyük Türk, başka büyük yok" çığlıkları atabiliriz. İleriki maçlarda Türk'ün galibiyetleri de olmuştur, mağlubiyetleri de. Ancak dediğimiz gibi, bu önemli değildir. Söylenenlere göre Avusturya İmparatoriçesi, Rus İmparatoriçesi 2. Katerina hatta ve hatta öldüğü zaman kalbinin bir satranç tahtasına gömülmesini isteyen Napolyon Bonaparte bile Türk'e rakip olmuştur.
Üç maç mı yapmıştır Türk, beş maç mı ya da elli - yüz karşılaşma sonucunda mı anlaşılmıştır Baron'un oyunu bilinmez ama, biz bu final için bir hikaye uyduralım.
Türk'ün başarısı Avrupa'ya dalga dalga yayılır. Herkes onunla maç yapmak için sıraya girer, bu arada Baron da kesesini iyicene doldurur. Bir gün, Türk'ün karşısına çok sinirli bir rakip çıkar. Bay Y. Hiç kimse Bay Y'nin Türk'ün Azrail'i olacağını bilemez. Maç başlar ve ilerleyen saatlerde Bay Y yenileceğinin ilk belirtilerini görür. Çok geçmez, birkaç hamle sonra da Türk 'şah' çeker. Bay Y düşünür düşünür ama, mat olmaktan kurtulamayacağını anlar. Yenildiği her karşılaşmada satranç taşlarını elinin tersiyle dağıtma alışkanlığı olan Bay Y, ayağa kalkar. Yenilgiyi hazmedemediği için burnundan solumaktadır. Bir süre gözlerini bilgisayarın ekranından ayırmayan Bay Y, sonunda hiç kimsenin beklemediği hareketini yapar ve bilgisayarı bir tekmede devirir. Önce işitilen "Ahh!" sesinin ardından bir sürü de küfür duyulur. Şaşkın gözlerin önünde, bilgisayarın kırılan ekranından yüzü-gözü yara-bere içinde bir kafa çıkar. Bu adam ünlü satranç teori yazarı Johann Allgaier'dir ve o ana kadar hiç kimsenin aklına onun neden Türk'e rakip olmadığı gelmemiştir.
Napolyon Bonoparte'ı bile yenen Türk, Philadelphia'da korunduğu Çin müzesinde, 1854 yılında çıkan bir yangına yenilmiştir.
Artık yıl 1972'dir. Satrancın kuralları değişmese de dünyada çok şey değişir. Bunun üzerine sahneye Ataol Behramoğlu çıkar ve isimsiz bir şiir yazar. Bu şiirle; çoook buğday borçlu Arap Şah'ına mı, Macar Baron Wolfgang Von Kempelen'e mi yoksa şiiri yazdığı yıllardaki birine mi seslenmiştir sormak gerekir kendisine:
Elinde ne piyon kaldı, ne vezir, ne kale
Düştü birbiri ardına atlar, filler
Ama şah hala ayak diremekte
Yeni taşlar bulundu çünkü: Köpekler...
İki yüz yılı bir çırpıda geçeriz de bir çeyrek yüzyılın lafı mı olur. Hemen 1997 yılına ulaşır ve Yeşim Saygın Armutak'ın Sanrı şiiriyle bu yazımızı da bir şekilde Orhan Veli'ye bağlarız:
Dostoyevski geldi ansızın
hiç konuşmadı
serüvenci bir düşü
kentten kaçmıştı

şiirler okudu konçinalar
bir plak intihar etti
direniyordu gece
kardan kandiller sönük

düellosuna
satranç oynadık Puşkin'le
vuruldu
geceyi uyku tutmuyordu
Bir başka düello da gecelerini uykusuz geçiren iki kişi arasında geçer. Orhan Veli ile Sait Faik bir ay boyunca her akşam Balık Pazarı'nda buluşurlarmış. Ellerinde de Cumhuriyet gazetesi. İçmek üzere oturduklarında hemen gazetenin bulmacasını açarlar ve yarışırlarmış. Bir ay boyunca hep Orhan Veli kazanmış, Sait Faik'in payına da hep hesabı ödemek düşmüş. Sonunda Sait Faik isyan etmiş: "Kabul ediyorum, bu konuda çok iyisin ama, bir aydır hep sen kazanıyorsun. Bir kerecik bile kazanamadım!" Orhan Veli pis pis sırıtarak yanıtlamış: "Sait, senin kazanmana imkan yok. Bu bulmacaları ben hazırlıyorum, nasıl senden önce bitirmeyeyim!"
"Bilgisayar ve satrançın bulmacayla, dahası Orhan Veli ile alakası ne?" diye merak ediyorsanız (hakkında bilgi bulamadığım için) en büyük merakım; kelimelerle kağıt üzerinde bu kadar iyi oynayan bu adam, satranç oynar mıydı?

Melih Cevdet'in "Şinanay" şiiri Sezen Aksu'nun sesinden...



Turgut Uyar'ın "Geyikli Gece" Şiiri



Bazı Orhan Veli Şiirleri Video...



Nazım Hikmet' in kendi sesinden "Kerem Gibi" şiiri...



Orhan Veli'nin "Sere Serpe" şiirini yazdığı Bela Eskinazi "şiiri" anlatıyor...




Nazım Hikmet ve Orhan Veli Şiirleri..

İsmet ÖZEL'den Şiirler

Mataramda Tuzlu Su


West Indies,Kızıl Elma,İtaki,Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.


Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.


Bir hayatı,ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.


İsmet Özel
--------------------------------------------------------------------

Partizan 


Gırtlağımda bir harf büyüyor
buna dayanacağım
dişlerim kamaşıyor yıldızlardan
buna da.
Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir.
Artık yırtarak açtığımız zarflarda
ne kargış, ne infilak
yalnız
koynunda çaresiz, çıplak
isyan işaretleri taşıyan
bir ergen cesedi.
Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir
uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor
her gün şehrin ortasında bir ergen ölüyor
domuzuna ölüyor bankerlere durarak
noterden onaylı kağıtlara durarak
mevlit ilanlarına durarak.
Yunmadık saçlarını okşuyoruz, yavrum.
- Yüzümüzde dolanan bir mayhoş kahkaha -
Gırtlağımda bir harf büyüyor
gırtlağımızda.


Sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden
buna dayanmalıyım
ölünce bir partizan gibi ölmeliyim
sabahın kuşluk vaktine savrulan
savrulan savrulan ergen ölüleri gibi.
Şehrin şarkısını söylediğim zaman
yağız bir kımıltı oluyor sesim
korku ve cüzam
korku ve cüzam
korku…
Ne beklenebilir artık namlulardan.
Harçlar karılmış duruyordur
hem de kara
bir gerdek olarak yaşıyoruzdur kendimizi
ne beklenebilir.
Yırtarak açtığımız zarflarda
büyük tecimevlerinde, büyük çarşılarda
pokerde-sinemada-genelevlerde
ne bir suçlu çağrışımı, ne karabasan
yalnız o herkesler
o herkesler kendine akarak boğulan
ve sürdüren bir güleç kocamışlığı.
Bereketli kuşlar serpeceğim ayaklarıma
genzimi yakarak
bir cinayet türküsü söyleyeceğim ben de
ölürsem bir partizan gibi öleceğim
azgın bir gebelik halinde.


Beni dinmeyen bir mavilik kanırtıyor
buna dayanamam
bir çeteci dişleriyle söküyor kanımdaki çiviyi
buna da.


Radyodan silah sesleri geliyor
ter kokusu geliyor, ayak
aksayan bir şey örtüyor
yüreğimin kabzasını
olmadık sesler geliyor radyodan
beynimde korkunç bir vida olarak
ergen ölüleri
artık ellerimi bu rahlelerden ayırsam
boyunbağımın ve gülüşümün o kirli
rahatlığından, yırtık uğultusundan şehrin.
Umudunun ayak seslerini okşuyoruz, yavrum.
Kuşandığımız 
bu alkol kokusu bize ne getirdi ki!
ÇIKSAM
gök
şarlayarak devrilse ardımdan
- ölürsek bir partizan gibi ölmeliydik -
yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde
yürüsem beynimde kıpkızıl bir serinlik
sonra denizler devirebilirim dudaklarımdan
sonra aşk, sonra dirlik: partizan


(1965) 


İsmet Özel
---------------------------------------------------------------

Bir Devrimcinin Armonikası 

Binlerce binlerce çocuk
koşarak dokumuş benim kumaşımı
hançeremdeki bu şehrin
o geçimsiz mushafı
vardım dayandığım parmaklığına o büyük hesapların
Hazırım ey kalaycı çırakları ve güyümcüler
ey rakı sürülmüş yaralarım gövdeleşin
kırçıl acılarım benim
gök de bir mendil takınsın boynuna
benim kağşayan umutlarım gövdeleşin
çünkü ben oraya gidiyorum : boğulmaya.

Nasıl birer suç çağrışımıyız dünyada
adamlar,kadınlar,şehre indirdikleri bakraçları
ne kadar uydurma
ne kolay öpüşüyorlar yıllar süren intiharlarla
Oysa
insan zemheriyi
ve kadının doğurma vaktini bilir
hergün kalkıp öpüşebilir sabahın üniformasıyla
yeni şeyler,yeni şeyler yaratmak için tabi.

İşte potin bağlıyor çocuk
bütün uykularından sürülmüş kurşunlar
tütün gibi bakıyor nisanlara
ve ben sahici kılmak için öpüşlerimi
oraya gidiyorum : boğulmaya.

Ben ki gövdemi bütünüyle ne yapmalıyım
tahta bir bavul
gibi duruyorum insan kıyısında
makina
çok acemi buluyor beni sanırım
seyrek bir ölü vurdular alnıma,ekşi
1300 tarihli şehbenderlere dair talimata
ve anamın kanserine alıştım
ve de bir simsar gibi asvalta ve otobüslere
bir vitrin gibi
bir bıçak,bir
setre.
Tutuşan bir bıçak.
içerimde tozuyan bağırtılar vardır
Ondan işte gidiyorum oraya : boğulmaya.

Oraya gidiyorum boğulmaya
BOĞULMAYA
bir partizanın armonikasında.
Artık mazgallardan fırlamak
büyük kamalar saplamak
böğrüne coşarlığın
büyük bir çatırtının ayaklarını ovmak
armonikamla.
Ey çatlayan tohumun hengamesi!
İnsan,gülümsemeyi
ve ürün kaldırmasını bilir
çünkü derbeder bir okul çantasından
serin ve sevişli bir ırmağa girilir
ve benim o boğulduğum armonika
halklara seğirtir,coşar
o,korkunç bir yekinmedir buralarda
Hannoy`da bir uçaksavar. 

İsmet Özel

DERGİ KAPATTIRAN ŞİİR


DERGİ KAPATTIRAN ŞİİR


Bir gün yedek subay olarak askerliğini yaparken, Nisuaz'a giden Orhan Veli, tek başına bir masada oturur. Bu oturuş bile birilerinin canını sıkar.
"Orhan Veli, bir gün bizim gediklisi olduğumuz Nisuaz'a gelip karşımızdaki masada oturacak, bizimle tanışmak üzere hiçbir çaba harcamaksızın yine kalkıp gidecektir."
Bu satırları yazan Hasan İzzettin Dinamo, Orhan Veli'nin kendilerinin kim olduğunu bilmek zorunda olduğunu vurguluyor. Oysa ki insan hiç tanımadığı birinin masasına gidip, "merhaba ben bilmem kim, sizler kimsiniz" mi der? Yoksa O'nun kim olduğunu bilenlerin masasına gidip, tanışmaya çalışmaları mı gerekirdi? Yani Orhan Veli de anılarının bir köşesinde "bir akşam Nisuaz'a gittim, karşımda oturan Hasan İzzettin Dinamo bana baktı baktı da masama gelip tanışma girişiminde bulunmadı" dese haklı olur muydu? Ki Mehmed Kemal, Orhan Veli'yi 'bir heykel gibi susan' diye tarif etmişken...
Hasan İzzettin Dinamo'nun Orhan Veli'ye kızgın olduğu belli, bunun nedenini de yine şairin anılarından okuyoruz:
"Sabahattin Kudret ile Sait Faik, Küllük dergisinin ilk ve tek sayısına girecek; hemen ardından yine iktidarın zincirleri üstümüze boşanarak bu dergiciğimizi de yitikler dünyasına yolcu edecekti."
Derginin neden kapandığını da yazar Dinamo:
"Sözde Hasan Ali Yücel, Orhan Veli'nin Orospu adlı şiirinden alınmış, Bakanlar Kurulu'ndan karar çıkartarak Küllük dergisini kapattırmıştı. Sözde bu yergicilik Hasan Ali Yücel'le sevgilisini hedef almışmış. Söylenti. Dergimiz kapatıldığı sırada, bütün arkadaşlar, kapatılma nedeni olarak yalnızca bu söylentiyi işitmiştik. Şimdi bile bu konuda yeni bir şey bilmemekteyim. Anladığım şu ki, Hasan Ali Yücel, Küllük'ün kapatılmasında temelli bir rol oynamıştı. Orhan Veli o zaman Ankara'da bulunduğundan belki bu işin aslını daha iyi biliyordu. Ancak, onunla bütün yaşamım boyunca konuşup görüşmek nasip olmadığından bunu sorup anlamak da nasip olmadı."
Küllük'ün çıkış tarihinin 01.09.1940 olduğunu, Orhan Veli'nin askere ise 1941'de gittiğini söylersek, Nisuaz olayının Küllük'den sonra olduğu anlaşılacaktır.
Dinamo'nun kızgınlığını bir kenara bırakırsak, "Orhan Veli'nin şiirini beğenmese de anlardı" diyebiliriz. Hapisten yeni çıktığı sıralarda, aralarında Nurullah Ataç'ın da bulunduğu bir kaç kişiyle yemek yerlerken, Dinamo'nun eline el yazısıyla yazılmış bir şiir defteri tutuşturan Ataç; "Bak Orhan Veli'nin şiirleri." diyerek, okumasını ister. Bir kenara geçip, tek başına şiirleri okuyan Dinamo, bir süre sonra "nasıl buldun?" diye soran Ataç'a şunları söyler.
"Üstat, mapushaneden yeni çıkmış bir kişiye çok bir şey söylemiyor bu şiirler. Bunlar, düpedüz küçük burjuva şiirleri. Bana öyle geliyor ki, edebiyatta Nazım'ın yıkamadığı ufak tefek bir takım kaleleri siz bu şiirlerle yıkmağa çalışacaksınız. Hececilerden Yusuf Ziya'yla Orhan Seyfi tam Nazım Hikmet'i olağan görmeğe başlamışken, karşılarına bir de ayak nasırlarıyla Süleyman Efendi'yi çıkarıyorsunuz."
Ataç gülerek başladığı uzun bir konuşmasını şunlarla bitirir:
"Yusuf Ziya'yla Orhan Seyfi'yi bu şiirlerin neden bu kerte kızdırdığını anlamak kolay. Onlar aruzun pabucunu dama attıklarında, artık Türk şiiri dar hece kalıpları içinde yazılacak sandılar. Bencil herif bunlar. Kendinden sonra hiçbir şairin yetişmesine katlanamıyorlar. Hele Orhan Veli'nin şu alaylı deyişleri, bunları dinden imandan çıkarıyor. Bunlara pestenkerani şeyler gözüyle bakıyorlar. Şiirin talihini soyluların elinden çekip alan bu adamlar, bunun küçük burjuvaların eline geçmesini istemiyorlar. Oysa Nazım, Orhan Veli'den önce şiire kasket bile giydirdi. Durmadan her türlü yeniye saldıran bu adamların üstesinden geleceğim. Tevekkeli değil, Atatürk bunları İstiklal Savaşı'nda Anadolu'ya sokmadı. Şundan ki İstiklal Savaşı da bal gibi yeni bir şeye, halka doğru yol almıştı. Padişahı da, halifeyi de bir kafese sokup birer yırtıcı hayvan gibi ülkeden dışarı atacaktı."
Şiir bilgisine şapka çıkarılacak adamlardan olan Hasan İzzettin Dinamo'nun eleştirisinde Orhan Veli'nin yapmaya çalıştığını anladığı anlaşılıyor. Biz gene de biraz önceki, dergi kapatmaya neden olan şiire dönelim. Öncelikle Orhan Veli'nin Orospu adlı bir şiiri yoktur. Küllük'de yayımlanan şiirinin adı, Tahattur'dur; hatta Orhan Veli, ilk kitabı Garip'e isim olarak önceleri Tahattur'u düşünmüştür. 1977 seçimlerinde Cavit Yamaç'la Mehmed Kemal il il dolaşırlar. Kayseri meydanında Demirel, gırtlağını paralarcasına konuşurken, onlar da arabanın içinde edebiyat üstüne konuşmaya başlarlar. Bir ara söz şiirden açılır ve Cavit Yamaç anlatmaya başlar. Anılarından Orhan Veli ile ilgili belgelenmemiş bir şey bırakmak istemeyen Mehmed Kemal de bunları yazmaktan geri kalmaz:
"Bilir misin? Orhan Veli'nin Garip kitabının ismini ben koydum. Bir gün Nisuaz'da oturuyordum. Orhan geldi, bir şiir kitabı çıkaracağını söyledi. Bir türlü kitabına bir ad bulamıyordu. Koymak istediği ad 'Tahattur'du. Bilirsin Orhan Veli'nin 'Alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden... Tabakam senin yadigarın... Seni nasıl unuturum ben... Vesikalı yarim...' diye bir şiiri vardır. Onun adı Tahattur'dur. Kitabına bunu vermek istiyordu. Bana sordu, ne dersin diye... Ben de bu adın çok eskimiş olduğunu, daha yeni ve ilgi çekici bir ad bulmasını söyledim. Bu yeni adın ne olabileceğini sordu. Ben de senin şiirlerin yadırganıyor, acayip, garip bulunuyor, öyle bir ad vermelisin, dedim. Öyleyse bir ad bul, dedi. Yaban, acayip, garip, derken... Garip sözü üzerinde durduk. Orhan Veli'nin kitabının adı ortaya çıkmıştı. Garip, sadece şaşırtıcı, acayip anlamına gelmiyor, gurbette kalmışa da yakışıyordu. Zaten o dönemde Orhan Veli ve arkadaşları da kural dışı, biraz gurbette kalmış gibiydiler."
(Mehmed Kemal'i okudukça karşınıza Orhan Veli'nin çıkmasına şaşırmıyorsunuz. Orhan Veli de 16.12.1945'de Ülkü dergisine Şiir Kitapları üzerine yazdığı bir yazıda, önce Birinci Kilometre adlı kitaptan Mahalle adlı şiiri de yazar:
Bu mahalle beni bilir
Babamı adımı işimi
Sabah kalkışımı akşam gelişimi
En güzel kızını bana vermiştir.
Şiirin hemen arkasından da bir dilekte bulunur: "Mehmed Kemal'in, mahallenin en güzel kızıyla mesut olmasını dileriz."
Anılarında Orhan Veli'nin adını binlerce kez daha kullanmak istemiştir herhalde Mehmed Kemal ve Fethi Giray'ın ölümünden sonra yazdığı Ağıt şiirinde de O'na bir mısra ayırmıştır:
Can sevgine bakardım da,
Hiç yitmeyeceksin sanırdım.
Orhan'dan, Cahit'ten, Suphi'den sonra,
Üstümüzde dolanan tipiden sonra,
Hiç gitmeyeceksin sanırdım.
Oysa düşünmeli,
Oysa bilmeliydim.
Bundan kelli yaşamın,
Tadı yok!
Mehmed Kemal 'gittiğinden' beridir de buraların tadı yok... Kendisi Milliyet Sanat dergisinin 15 Temmuz 1997 tarihindeki sayısında Şair Şah Çekerse adlı yazımı okumuş, oradaki "18-20 yaşlarımın şairi" dediği arkadaşı Fuat Ofşin'in hatırına beni Politika ve Ötesi köşesinde ağırlamış, askerliğimi yaptığım o günlerde bana en büyük ödülü vermişti. Kendisiyle görüşüp birkaç dakika Fuat Ofşin'den konuşmamız, bana O'nun kitabını kütüphanesinde arama sözünü vermesi ve bana 'borçlu' olarak buralardan gitmesi, kuru olarak bildiğim gözlerimin ıslanmasına, -yiğitliği bir kenara bırakırsam, ıslanmak ne kelime hüngür hüngür ağlamama- neden olmuştur.
Cemal Süreya, Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir'inin dördüncüsünü yazdığında henüz yalnız Orhan Veli 'gitmiştir':
Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.)
Mehmed Kemal'e de 'Nasıl unuturum seni ben!' diyerek, Burhan Arpad'a geçelim; Tahattur adlı bu şiirin romanını yazan Burhan Arpad'a. Önce Cumhuriyet Gazetesinde tefrika olarak basılan, sonra da Set Kitabevi tarafından Nisan 1968'de yayımlanan romanda, vesikalı bir kadınla bir kahve çırağının arasındaki aşk anlatılır. Sigara tabakasının da 'iki elin kanda olsa gel' çağrısının da nedenlerini okuyacağınız romanın sonunu, şiiri bir kez daha okuduğunuzda anlayacaksınız:
Alnımdaki bıcak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
<<İki elin kanda olsa gel!>> diyor,
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?
(Alnımdaki Bıçak Yarası adlı bu roman, Şahin Gök tarafından filme de alınmıştır. Hakan Ural, Serpil Çakmaklı ve Pakize Suda'nın başrol oynadıkları filmin sonu, kitabın sonuyla aynı değildir. Bir gazetenin televizyon sayfasında ise film ile ilgili şu eleştiri yapılmıştır: "Burhan Arpad'ın aynı adlı romanından serbest bir uyarlama, yer yer 'Vesikalı Yarim'i çağrıştıran bölümleri de var." Bu eleştiriyi yazan kişi; 1968 yılında Lütfü Akad tarafından çekilen; Türkan Şoray, İzzet Günay ve Ayfer Feray'ın oynadığı Vesikalı Yarim'in senaryo yazarı Ali Uğur'a şu soruyu sormalıydı: "Vesikalı Yarim'i yazarken, Orhan Veli'nin Tahattur adlı şiiri, size esin kaynağı olmuş mudur?")
Nazım Hikmet, 13 Şubat 1941'de Çankırı Hapishanesi'nden Kemal Tahir'e yazdığı bir mektupta bu şiir için şunları söyler:
"Demek istediğim şairaneliğin kelimeleşmiş ifadeleri sade mavi ufuklar, pembe bulutlar filan değildir. 'Vesikalı Yarim' de şairanedir."

NASIL ÖLMEK İSTERSİNİZ?


NASIL ÖLMEK İSTERSİNİZ?

Bu soruya "yatakta, acı çekerek ölmeyeyim de" diyenler çoğunluktadır, sayı olarak onları "uykuda öleyim" diyenler izliyordur bence. Peki başka şekillerde ölmek isteyenler yok mu? Örneğin bir arkadaşımın ölüm üzerine şöyle bir kurgusu var: "Kumsalda olmalıyım. Üzerimde de çok ince, hatta tülden bir elbise olmalı. Adım adım denize doğru yürümeliyim. Sular bileklerimden diz kapağıma yükselmeli, sonra baldırlarımda, kalçalarımda hissetmeliyim, böylece suyun seviyesi de yavaş yavaş yükselir. Derken sırtım, göğüslerim, omuzlarım... Ama durmamalıyım. Boynumdaki suyun soğukluğu beni etkilememeli. Hatta yavaş yavaş ağzıma dolarken denizin o tuzlu suyu, son bir kez burnumdan nefes almalıyım. Bu arada saçlarım denizle birlikte dalgalanmaya başlamalı. Artık burnum da sular altında kalmalı, derken gözlerim (ama kapanmadan) ve sonunda tamamen dalgaların altında yürümeliyim. Suyun kaldırma kuvveti, vücudumda pek oksijen kalmadığı için beni etkilemeyecektir ve ben ciğerlerimdeki son havayı harcayana kadar durmadan, aynı tempoyla yürümeliyim. Ağzım ve burnumdan çıkan son kabarcıkları ve kaldıysa deniz derinliklerinin güzelliklerini algılamalıyım. Bari gördüğüm son şeyler güzel olsun. Eh! bir yerde canım tükenecek elbette. O an sanki yolda tökezlemişim gibi düşmeliyim Belki mercanların belki de yosunların arasına yumuşak bir iniş yaparım. Son isteğim; bu düşüş sırt üstü olsun ve yine gözlerim açık kalsın ki böylece cenazeme gelenleri görebileyim. Pek cinslerini bilmesem de bu balıkları merhabalamalı ve öldüğümde de dalgaları hissetmeliyim. Hatta üzerimdeki o tülden elbise de beni yavaş yavaş terk etmeli. Bir ben kalmalıyım.. Belki yosunlar, mercanlar sarar bedenimi..."
Ne kadar çılgın bir ölüm şekli, çılgın olduğu kadar da imkansız. Kişi intihara ne kadar kararlı olursa olsun, bu şekildekini beceremez. Ama kurgunun güzelliği de su götürmez...
Pekala giyotinde ölmek isteyen var mıdır acaba? Hani XVI. yüzyılda Güney Fransa ve İtalya'da işkence aracı olarak kullanılan giyotinle ölmek! Bırrr... Ne kadar soğuk bir ölüm. Ya çarmıha gerilmek? Sanırım çarmıh da giyotinden geri kalmıyor iğrençlikte. Çarmıhın aslı özellikle kiliselerde görüldüğü gibi (yani alt çubuğu uzun bir artı şeklinde) değil, 'T' şeklindedir. Gerçek çarmıhlar oldukça küçük, hatta hemen hemen bir insan boyundadır. Çarmıh yerdeyken, kurban bunun üzerine yatırılarak eller bileklerden çivilenir. Çünkü bileklerdeki kemikler; kurbanın, kolunu çivilerden kurtarmasını imkansızlaştırır. Daha sonra bacaklar hafifçe bükülerek ayaklar bir tarafa bakacak duruma getirilir ve kurban bileklerden asılı şekilde bırakılır.
Bu durumda ölüm nedeninin ne olabileceğini hiç düşündünüz mü? Genelde on dakika içerisinde gerçekleşen ölümler ender olarak kan kaybı, kalp krizi, şok veya su kaybı yüzünden gerçekleşir. Bu tip ölümlerin gerçekleşmesi için kurbanın kendini ayakları ile yukarı itmesi ya da elleri ile çekmesi gerekir. Ama bu da ona müthiş bir acı verir. Öyleyse ölümün asıl nedeni nedir? İnanması zor ama, bunun için çok araştırma yapılmış. Çarmıha gerilmeye tanık olanların izlenimleri bile dinlenmiş. Sonunda ölüm nedeninin ciğerlerin aşırı genişlemesi ile nefes almanın zorlaşması olduğu anlaşılmış. Yani solunumun durması ile ölüm gerçekleşiyor. Antik çağlarda bu işin uzmanları (!) kurbanların feci şekillerde ölmelerine neden olacak düzenlemeler de yaparlarmış...
Bunca detaylı anlatımdan sonra tekrar soruyorum: "Çarmıha gerilerek ölmeyi ister misiniz?" "Kim ister ki?" derseniz çok yanılmış olursunuz. Çünkü gerçek üstücülüğün öncülerinden, Fransız şair - yazar Max Jacob bu şekilde ölmek istiyor. 1876'da doğan Max Jacob 1944'te Almanlar tarafından tutuklandı ve götürüldüğü Drancy Kampı'nda öldü. Her ne kadar çarmıhta ölmek istediyse bile, biraz yakın bir şekilde olur ölümü. Çarmıhtaki ölüm nedeninin ciğerlerin aşırı genişlemesi olduğunu söylemiştik. Max Jacob ise akciğer kanamasından ölmüştür.
Max Jacob'un çarmıhta ölmek istediğini N. İlhan Berk'in çevirdiği Camichi şiirinden öğreniyoruz.
Giyotinle ölüm cezası bugün
Krallar hariç istenmiyor.
Bu satırları yazan sana
Ölümüm çarmıhta olsun diyor.
Max Jacob'tan sonra biraz düşünmek gerekiyor: "Şairler nasıl ölmek isterler?" diye...
Sabahattin Ali geliyor ilk olarak aklımıza. İstek şiirinde;
Görünmez kollar boynumda,
Yarin hayali koynumda,
Sıcak bir kurşun beynimde,
Bir ağaç dibinde yatsam...
Sabahattin Ali; 2 Nisan 1948'de Üsküp merası mevkiinde bir ağaç dibinde oturmuş, kitap okuyarak dinlenirken, Ali Ertekin tarafından öldürülmüştür. Daha doğrusu Ali Ertekin suçu üstlenmiştir ama, bu konuda şüpheler vardır. Nasıl olursa olsun, Sabahattin Ali ölmüş ve "benim meskenim dağlardır" dizesiyle İstek şiirindeki 'kehanetleri' gerçekleşmiştir.
Mehmet Ali Sel imzalı İntihar şiirinde de Orhan Veli, ölüm şekli üzerine şunları söylüyor;
Kimse duymadan ölmeliyim
ağzımın kenarında
bir parça kan bulunmalı.
Beni tanımayanlar
"Mutlak birini seviyordu" demeliler.
Tanıyanlarsa, "Zavallı, demeli,
Çok sefalet çekti..."
Fakat hakiki sebep
Bunlardan hiçbiri olmamalı.
Orhan Veli bu şiirinde neden intihar etmek istediğini açıklamasa da 14 sene sonra, Nisan 1951'de yayımlanan Yaşamak-II şiirinde
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak
diyerek yaşama bağlılığını dile getirmiştir.
Montaigne "ölümden niye korkayım ki, ben varken o yok, o olduğunda da ben olmayacağım" diyor. Nazım Hikmet de 15 Ağustos 1959 tarihli isimsiz bir şiirinde bunu onaylarcasına ölümden korkmadığını söyleyerek ekliyor:
Ölmek arıma gidiyor
onuruma yediremiyorum ölmeği
Yine de Lidi Vana şiirinde neler yüzünden ölebileceğini de yazıyor:
Bırakın doktor,
Yürek bu
bakın nasıl çarpıyor
Çatlıyacaksa öfkeden
kederden
sevinçten
Varsın çatlasın.
Jacques Prevert de Çeşitli şiirinde ölüm nedeni ile zamanını tahmin ediyor:
Eşek, kral ve ben
Sabaha sağ çıkmayacağız.
Eşek açlıktan
Kral iç sıkıntısından
Bense aşk ateşinden
Aylardan Mayıs.
Mayıs ayında doğan, ismi lazım değil genç şairlerimizden biri de (ki şansa bakın bu yazıyı hazırlayan da o) mayıs ayında ölmeyi istiyor:
Çılgınlıksa eğer
ölmeyi istemek,
doğum günlerimde
çılgınım işte...
Herkes ölümden bahseder ama, sadece şair inceliğindeki insanlar ölümü için böyle fikirler üretebilirler. İşte birkaç şair ve dizeleri daha...
Necati Cumalı, Güzel Ölüm şiirinde;
Ne güzel ölüyor çiçek
öyle isterdim ölmek.
Rüştü Onur Denize Serenad şiirinde;
Sende yaşamalıyım deniz,
Asi ve hür
Sende ölmeliyim
Bulutlara bakarak.
Macar şair Sandor Petofi ise Bir Düşünce Bana Acı Veriyor adlı şiirinde, yastıkta, yastıkların arasında ya da boş bir odadaki bir mum gibi sessiz sedasız ölmeyi istemediğini söyleyerek ekliyor:
Yıldırımın vurup geçtiği,
Yahut, fırtınanın kökünden söktüğü
Bir ağaç olayım.
Yeri göğü sarsan gök gürültüsünün
Tepeden vadiye yuvarladığı
Bir kaya olayım...
Öyle ya da böyle herkes gibi şairler de ölümü düşünüyor ve yazıyor. Bir de ölümü yasaklayanlar var. Cemal Süreya Tek Yasak şiirinde
Özgürlüğün geldiği gün
o gün ölmek yasak!
derken Can Yücel, ölümün çok olduğunu, ortalığı kırıp geçtiğini, dostlara, gençlere kafayı taktığını söylediği Bir Formül şiirini ölüme yaptığı bir teklifle bitiriyor:
Ne dersin tam maaşla emekliliğe?
İşsizlik sigortası da veririm istersen...
Tüm bunlara rağmen, Orhon Murat Arıburnu 'önce şairler ölsün' diyor Yetmez mi? şiirinde ama, iyi bir de nedeni var;
Önce ozanlar ölsün
Sonra
hiç kimse
Varsın ozansız kalsın dünya.
Barışı
İnsanlığı
Sevgiyi
Yarattılar ya!
İşte böyle... Her şeye rağmen sizler bir de Özdemir Asaf'a kulak verin. Bakın Kızdım da Yazdım'da neler yazmış:
Unutmayın
ki
yaşam
öldüresiye güzel değildir.

ŞAİRLERİN DÜELLOSU


ŞAİRLERİN DÜELLOSU



Eski çağlarda tanrının bir takdiri olarak kabul edilen düello, daha sonra kan davasının hafifletilmiş şekli oldu. İlk çağlarda, savaşlardan önce, savaş sırasında ve daha sonra yapılan teke tek vuruşmalarla ortaya çıkan düello, daha ileriki yıllarda, özellikle törelerle geleneklerin kanun yerine geçtiği; kanunları bilen hakimlerin pek fazla olmadığı çağlarda anlaşmazlıkları çözmek için yapılmaya başlanır.



Düelloyu herkesin yapması imkansızdır. Ancak asiller ve hür insanlar düello yapabilirdi. Düelloyu kaybeden, yenilgiye uğrayan taraf suçlu olarak kabul edilir ve ölmemişse cezalandırılırdı. Günümüzde de güçlünün hep haklı olduğu davalar vardır. Can Yücel'in ancak 7. yüzyılda yaşanması gerektiği halde günümüzde de süren bu sistemi anlattığı Bir Çin Şiiri konuyu daha iyi anlatır:


Davacı zengin, davalı yoksulsa
Zenginden yana işler yasa

Davacı yoksul, davalı zenginse
Davalıda kalır yine nizalı arsa

Davacı da davalı da zenginse davada
Özür diler çekilir aradan kadı

Davacı da davalı da yoksulsa, bak
Sade o zaman işte yerini bulur hak.


Her iki tarafın da kan bağışında bulunması halinde, Paraguay'da düello yapmanın yasal olduğu gibi bir lüzumsuz tafsilatı araya sıkıştırdıktan sonra, edebiyata geçebiliriz...
Dünya edebiyatında, Anton Çehov'un Düellosu, Düello Edebiyatı'nın baş eserlerindendir. 19. Yüzyılda, Karadeniz kıyısında yaşayan memur Laevski, ilk gençlik yıllarının boşu boşuna geçtiğini düşünse de bütün gününü içkiyle, kumarla, boş boğazlıkla harcar. Alman asıllı bir biyolog olan Von Koren ise Laevski'den nefret etmektedir. Aralarında gerginliğin arttığı bir gün Von Karen, Laevski'yi düelloya davet eder. Düellodan önceki gece kendisiyle iç hesaplaşan Laevski, geçmişinin kayıtsızlıklar ve yalanlarla dolu olduğunu görür. Ertesi gün, düelloda ölen olmaz ama, ölüm düşüncesi Laevski'yi sarsmıştır. Bu olaydan sonra da yepyeni bir insan olur. Artık işine bağlıdır, dürüsttür. Bir düellonun insan hayatını düzene koyduğu da herhalde yalnızca edebiyatta gerçekleşmiştir.



Ortaçağ Avrupa Edebiyatı'nda sık sık rastlanan düelloların yanı sıra, edebiyatımızda da M. Şevket Esendal'ın


İzzet, düello teklif et!


mısrası, düellonun rastlandığı birkaç mısradan biridir.



Günümüzde yazarlarımız - şairlerimiz kalemlerini bir kılıç gibi kullanarak birbirlerine saldırmayı huy edindiler. Hiç kimse tüfeğin icadıyla bozulan mertliğin, kılıcın icadıyla mı icat olunduğunu düşünmüyor.



Halbuki ne güzel düellolar yapar aşıklarımız. Etlerine batan tek şeyse bir iğnedir. Bazı harfleri kullanmadan yapılacak bir düello için dudak arasına konan bir iğne...



Kimi zaman şairlerimiz de birbirlerini düelloya davet etmişlerdir. Bunlardan biri, yakın zamanlarda Gebze'de yaşanır. Halen Gebze'nin 2. noteri olan Muammer Burdurlu, uzun zamandır beyaz eşyacı olarak tanıdığı Akgün Akova'nın aynı zamanda bir şair olduğunu, şans eseri öğrenince soluğu Akova Ticaret'te alır.



Akgün Akova'yı düelloya davet eden Muammer Burdurlu, silahları da seçmiştir; ikisi de kendi şiirlerini kullanacaklardır.



Düelloda kaybedeni halkın seçmesi için Gebze Meydanı'nda Atatürk Heykeli'nin önünü düello için uygun bir alan olduğunu söyleyen Burdurlu, ateşli konuşmasını şöyle sürdürür:



"Siz gençler, kargacık burgacık şeyler karalamakla şair olunduğunu zannediyorsunuz. Var mı hiç ölçünüz, var mı hiç kafiyeniz? Oysa ne güzeldir failatün, failün, failün..."



Bu düello gerçekleşmiş midir? Akgün Akova'ya göre "Hayır!" Ne nasıl kurtulduğunu anlatır Akgün Akova, ne de kurtulmak için yaptıklarını...




Bu yüzden biz de başka bir düelloya kalemimizi uzatalım. Benzer bir düello, 1949 yılında gerçekleşir. Yahya Kemal bazı genç şairleri Ankara'da Kerpiç Lokantası'nda yemeğe davet eder. Yaprak dergisinin şairlerinin arasında Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyuboğlu ve Mahmut Dikerdem vardır. Bu tip toplantılarda çevresindeki şairlerden şiirlerini okumasını isteyen Yahya Kemal, önce ağır, melankolik ve aruz vezinli şiirlerinden birini silah olarak çeker. Ondan sonra genç şairlerden ilk olarak Oktay Rifat söz alır. O'nun silahı da son zamanlarda yazdığı Yalancı Dolma şiiridir:


Şu zeytin yağlı dolma
Yemek değil rezalet
Rezalet rezalet rezalet
HÜRRİYET MÜSAVAT ADALET


Yahya Kemal böylesine bir düelloya girdiğine bin pişman olmuştur. Yemeğin devamında yaptıklarını Mahmut Dikerdem'in anılarından okuyalım: "Kendisi ile alay edildiğini zannetti. Bize arkasını döndü ve sürekli öksürdü. Bu gitmemizi istiyor anlamındaydı. Herkes teker teker ayrıldı. Oktay Rifat'ın hiç böyle bir niyeti yoktu ama..."



Bu olayı bilen Metin Eloğlu, şu iki dizeyi Oktay Rifat'ı yüceltmek için yazar:


Adalet müsavat hürriyet demeye
Sadece yürek ister.


Orhan Veli, o gece Kerpiç Lokantası'ndaki masada şiir okumamıştır ama, yıllar önce Yahya Kemal'le benzer bir durumda konuşmuşlardır. Bir gün Boğaz Vapuru'nda karşılaşır şairler. (Bu olayın Park Otel'in balkonunda geçtiği de söylenir.) Ne de olsa vapur yolculuğu, şurdan burdan konuşulduktan sonra "Yeni şiirler var mı?" diye sorar Yahya Kemal. "Var!" diyen Orhan Veli, Efsane adlı şiirini okur:


Bir zamanlardı bu gam hanede bir dem vardı
Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı

O çağıltıyla beraber döğünürken def ü cenk
Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengarenk

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe
Rindler muğbeçeler mest bütün mecliste

Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir
Dilde Yahya Kemal'in şarkısı şehnameleşir

O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı
Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı

Lakin artık o hayal alemi bir efsane
Ses sada yok bu değil sanki o devlethane


Orhan Veli'nin bu şiiri Yahya Kemal, Refi Cevat Ulunay ve Kadircan Kaflı gibi birçok kişinin övgüsünü kazanmıştır. Oysa O, bu şiiri edebiyat temelinin, şiir bilgisinin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için yazmıştır. Okuması bitince "Siz biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz" diyen Yahya Kemal'e "Aman efendim, biz bunu alay olsun diye yazıyoruz" yanıtını verir.



Yanlış anlaşılmasın; Orhan Veli, eski şiiri bilir ve önemserdi. Bir gün, henüz Yahya Kemal yaşarken (zaten Orhan Veli'den sonra ölmüştür) Kaynak Dergisi, yeni şairlere Yahya Kemal için ne düşündüklerini sormuştur. O'nu göğe çıkaranlar olduğu gibi yerin dibine batırmaya çalışanlar da olmuştur ama, Orhan Veli verdiği yanıtlarla O'nun şiirini anladığını göstermiş, O'na olan saygısını, sevgisini, borcunu söylemiştir. Buna karşılık Yahya Kemal'in davranışlarına anlam vermek imkansızdır. Örneğin; bir gün evine geldiğinde kapısında bir kağıt bulur Sabahattin Eyuboğlu:


Kapılar, pencereler savletime bigane:
Ses sada yok, bu değil sanki o devlethane.


Pürüzsüz bir el yazısıyla yazılan iki beyitin Orhan Veli'nin elinden çıktığını anlamakta zorlanmaz Sabahattin Eyuboğlu çünkü, onlarca mektup almıştır O'ndan. Bu iki beyiti okuduğu Yahya Kemal ise; "Vay yezit, vay!" demekle kalmaz, kendisine Efsane şiirini hatırlattığı için olsa gerek bir daha da duymak istemez bunları. Eyuboğlu'nun notlarından şunları da okuyabilirsiniz:



"O yıllarda Orhan'ın içinden zor çıkılır rubai vezinleriyle yaptığı Hayyam çevirileri de üstadı bir hayli şaşırtmıştı."



Evet, Yahya Kemal Efsane şiiri karşısında hiç düşünmeden, kendince bir övgüde bulunmuş ama, gerçeği görememiştir. Yıllar önce bir gün Orhan Veli'ye çevredeki apartmanları göstererek:



"Köşkleri var, halayıkları var. Fakat bizim duyduklarımızı duymuyorlar, bizim düşündüklerimizi düşünemiyorlar. Biz düşünüyoruz, düşünülmüş halde kendilerine anlatıyoruz, yine anlamıyorlar" diye suçladığı insanların konumuna düşmüştür.



İlerleyen yıllarda Orhan Veli'nin eski şiire karşı olan sözleri, yazıları artar. Bunu eskiye bağlı olanları sarsarak şaşkına çevirmek ve yadırgatarak ilgilerini çekmek için yaptığını söyleyenler olsa da Yahya Kemal O'nu bu konuda şöyle eleştirir:



"Bu şair, okuyucuyu kendisine hayran bırakmak değil, hayrette bırakmak istedi. Halbuki hayret çabuk geçer, hayranlıksa uzun müddet devam eder. Şiirin gayesi hayret ettirmek değildir."



Görüldüğü gibi bu söylediklerinde de yanılmıştır Yahya Kemal. Çünkü Orhan Veli insanları hayrete düşürmek istemişse bile bu hala devam etmektedir. Halbuki Yahya Kemal'den bir kaç dize bilen insan o kadar az ki...



Yahya Kemal'in bir beğenip bir beğenmemesi kafanızı karıştırdıysa, işte bir konuşması daha:



"Sizin kuşakta hayran olduğum bir taraf var. Ben yıllarca çabalayıp bir türlü anlatamadığım şiiri senin kuşak kolayca anladı. Orhan Veli'den, Cahit Sıtkı'ya dek hemen hemen bütün kuşak şiirin hakikisiyle, sahtesini ayırmakta birleşiyor."



Bu lafları söylediği Cahit Tanyol'un şahit olduğu bir olay da şu şekildedir. Bir gün kendisini ziyarete gittiği sırada O'nu, elinde Orhan Veli'nin bir kitabıyla bulur.



"Neşesi yerindeydi. 'Ver elini Edirne şehri.' (Keşan) Bu dizedeki rahatlık, onu büyülemiş görünüyordu. Sonra: 'Dizi dizime değer bir tazenin' (Yolculuk) dizesindeki söyleyiş tazeliğine işaret etti. Ben, bunların kendisinden gelen şiir zevkinin yeni kuşaklardaki yansıması olduğunu söyledim."



Daha sonradan Vazgeçemediğim adlı bu kitabın ilk sayfalarına bakan Cahit Tanyol, Orhan Veli'nin imza ve ithafını görür: "En genç şairimize!..."



Orhan Veli'nin benzer yazılarının sayısı hiç de azımsanamaz. 1 Mayıs 1946'da Ülkü gazetesinde yazdığı Şiir Mecliste yazısından da Yahya Kemal'in Milletvekilliğini öğreniyoruz:



"İstanbul Milletvekilliğini Yahya Kemal kazandı. Buna sevinmek mi lazım bilmiyorum. Çünkü Yahya Kemal şimdiye kadar birçok büyük mevkilerde bulundu. Bu mevkilerin en büyüğü de Yahya Kemallik mevkii idi. Baki'nin bir mısraını, 'Derviş kendi başına sultan olup gezer' mısraını ihtimal onun kadar hiç kimse duymamıştır. Ben Yahya Kemal namına değil, daha çok, milletvekilliği namına seviniyorum."



Yahya Kemal ise bir başka yazısında Orhan Veli'yi "Dompsey'in karşısına tabancayla çıkıyorsunuz" diye eleştirir. Bu sözün yorumunu ve Orhan Veli'nin cevabını Sunay Akın'dan okuyalım:



"Birinci Yeni karşısında eski şiiri temsil eden <<Şairi Azam>> Yahya Kemal, kendini kasabanın şerifi görüyor olacak ki, gücünü kanıtlamak için tabanca markalarıyla söz düellosuna başlamış. Orhan Veli ise yanıtını yıllar sonra, 15.02.1950 tarihli Yaprak gazetesinde verir: 'Browning tabancasını kullanan aslında biz değiliz. Büsbütün tersine, kurallardan vazgeçmeyenlerin çifte tabancalarla geldiklerini gördüğümüz halde, işe elimizdeki tabancayı bir kenara bırakmakla başlıyoruz.'



Orhan Veli 12 yaşındayken, evlerinde çalışan hizmetçi kızı Flober tabancasıyla korkutmak istemiş ve ağır yaralanmasına neden olmuştur. Şairin, tabancayı 'bir kenara' bırakmasını çok iyi anlıyoruz. Ne de olsa, tabancayla şaka olmaz!..."



(Sunay Akın'ın aklına gelmeyen bir şeyi de biz ekleyelim: 7.65mm.'lik otomatik tabancayı icat eden John Moses Browning değil; 19. yüzyılın önemli iki şairi, karı-koca Browning'ler bizim için önemlidir. Elizabeth Barrett ve Robert Browning çifti...)



Tüm bunlardan ağzının payını alan şair Yahya Kemal, ancak Orhan Veli'nin ölümünden sonra düelloya devam etme cesaretini bulmuş, Orhan Veli ile birlikte birçok değerli şair ve yazarı aşağılayarak yermeye çalışmıştır. Böylece 1956 yılında Sermet Sami Uysal'la yaptığı konuşmada da kendi seviyesini bir kez daha ortaya çıkarmıştır:



"Ahmet Haşim şiirden ne anlar... Nazım Hikmet şair değildir... Halit Ziya hiçbir şey değildir... Sait Faik çok şişirildi... Oktay Rifat da, Orhan Veli de cahil ve geri kimselerdir..."



Kafası karışık adam Yahya Kemal'in, 17.11.1950 Cuma günü öğle namazından bir saat önce tıraş olup giyinirken, yanına gelen Cahit Tanyol'a "İyi geldin Tanyol, Orhan'ın cenazesine gidelim" derken de gidip gitmeme konusunda kararsızdır. Bakın hangi nedenlerden dolayı cenazeye gitmesinin doğru olmayacağını düşünüyor: "Tanyol, bu cenazeye gitmemiz doğru olur mu? Bu gençlerin şiir anlayışı bizimkine muhalif. Hatta onun da önemi yok, fakat bunlar çıkardıkları Yaprak adlı bir gazetede birçok defalar aleyhimde bulundular. Şimdi benim bu cenazeye gitmemi istismar ederler, sömürürler ve bundan bir nevi sığınma manası çıkarabilirler. Belki de gazeteler Yahya Kemal de cenazede vardı, diye yazarlar. Ve bu onların şiir anlayışı için reklam olabilir. Şiiri bizim anladığımız gibi düşünenlerin yolunu şaşırtabiliriz. Oysa biliyorsun, ben bunların şiirlerine inanamıyorum. Şiir ne nükte ne de zihin oyunudur. Şiirin tabiatı realitedir. Şiir mücerret soyut kavramlardan kaçar. Descartes, Kant, Hegel zihni spekülasyonda hiçbir şairin yetişemeyeceği mertebeye ulaşmışlardır."



Bu yazıdaki son sözümü Yahya Kemal gibi düello sevenlere söylemeyi istiyordum; "unutmayın ki çektiğiniz kılıç size kılıç olarak geri döner" diye ama, Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun İstanbul Destanı ile bitirmemek olmaz:


İstanbul deyince aklıma
Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
Şimdi Orhan Veli gelir.
Deminden beri dilimin ucundasın Orhan Veli
Deminden beri senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir güvercin misali
Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
Neresine mi arayan bulur
Erbabı bilir.
Deli eder insanı bu şehir deli
Kadehlerin çınlasın Orhan Veli