Orhan Veli'nin Bazı Fotoğrafları

Orhan Veli'nin Bazı Fotoğrafları

29 Aralık 2011 Perşembe

İbrahim Sadri "İstanbul'a Kar Yağıyordu" şiiiri...

Nazım Hikmet'in kendi sesinden "Japon Balıkçısı" ve "Kız Çocuğu" şiirleri...

,


Açıklama "KANIK'sadığım biri ORHAN VELİ"

Blog'umda kullandığım yazıların bir kısmı M. Şerif ÖZSOY'un "KANIK'sadığım biri ORHAN VELİ" adlı kitabındandır. Daha geniş, güvenilir ve sağlıklı bilgi için M. Şerif ÖZSOY'un kitabını almanızı tavsiye ederiz.

D'Lİ REŞİD HALİD


D'Lİ REŞİD HALİD

Ercüment Ekrem Talu; "yazı ve resim toplamaktansa, para toplamak daha iyi... Hatta aklını başına toplamak hepsine müreccehtir..." dese de Reşid Halid Gönç ölünceye kadar koleksiyonuna devam eder.
1892 yılında İstanbul'da doğan, İstanbul ve Fransa'da eğitim gören Reşid Halid Gönç'ün bu koleksiyonu imza, ithaf ve fotoğraf toplamaktı.
Koleksiyonuna Yusuf Ziya Ortaç ile başladığını söyleyen Reşid Halid, Mülga Telefon Şirketi'nde çalışırken tanıştığı ya da bulabildiği gazeteci, yazar ve karikatürcülerden koleksiyonuna katılmalarını rica ederdi. Bu günlerde pek çok zorluk yaşıyordu kuşkusuz. Bunlardan birini şöyle anlatır: "Resim ve yazısını almak üzere Ankara'da Dikmen'de oturan Aka Gündüz'ün evine gitmiştim. O günlerde Dikmen bomboş bir tarladan ibaretti. Bir bahçeden geçerken on-on beş kadar azılı köpeğin saldırısına uğradım. Elbiselerim param parça olmasına rağmen süratle koşarak bir elektrik direğine tırmanmasa idim, büsbütün parça parça olacaktım."
Elbiselerini koruyamasa da Aka Gündüz'ün kartını korur: "İşte size iki satırlık bir yazı ki, hayatım gibi manası yok..." diye yazmıştır O da ve tarih 21.5.1931'dir.
Bu saldırı ve türlü çeşitli diğer zorluklar nedeniyle olsa gerek Reşid Halid işinden istifa eder. Bir gazetede çalışmaya başlarsa bu koleksiyonu daha rahat yapabileceğini düşünerek, Sedat Simavi'nin başkanlığını yaptığı "Matbuat Cemiyeti"nin arşiv memurluğunda çalışmaya başlar.

Büyük bir özenle, aynı boyutta kestiği kartlara resim, imza ve ithaf yerlerini kurşun kalemle çizerek arkasına da şu notu düşerdi: "lütfen Reşid Halid yazınız"
Adındaki "D" harflerine gösterdiği özenden dolayı "D'li Reşid Halid" diye çağırılmaya başlanır. Kendisine "deli Reşid Halid Gönç" diyenlere hiç bir şey demezken, "Reşit Halit" diyenlere ve koleksiyonuna laf söyleyenlere yapmadığını bırakmaz.
Bab-ı Ali'nin büyük ilgisini çeken bu koleksiyona girebilmek için hırsızlık yapanlar da vardır. İsmail Sivri'nin kartından öğreniyoruz bunu: İlk kartı verdiğiniz gün, onu benden bir arkadaş çaldı. Her güzel şeyin çalındığına bir daha inandım. Bu kartı şimdi kimsenin çalmayacağını biliyorum, üstad."
Koleksiyona gösterdikleri önemi belirtenler hiç de az değildir. İşte Nail Güreli: "Hiç bir şey beklememecesine, bütün meşakkat ve sefaletini peşinen kabul ederek geldiğim Bab-ı Ali'de en büyük mükafatımı kıymetli koleksiyonunuza kabul edilmekle sizden almış bulunuyorum."
İşte Recep Bilginer: "Senin sabrın, benim ihmalimi yendi. Kim bilir, daha kaç kişinin benim gibi peşinden koşmuşsunuzdur, imzalarını almak için. İlerde bu çaba senin için değil, imzasını aldığın insanlara yarayacak."
Orhan Kemal gibi birebir ilişkilere önem verenler de vardır: "Henüz tanışmamış olmamız tuhaf değil mi?... Çoktandır haberli bulunduğum koleksiyonunuz, tanışıp bundan böyle merhabalaşmamıza vesile olsun..."
Çıkarları için yazanlar bunu açıkça belirtir, işte Burhan Arpad: "Reşid Halid Gönç'e, bir adet, Her Hafta mecmuası (sayı: 17) alabilmek için, arzusu üzerine iş bu satırlar kaleme alındı."
Parayı düşünenler de vardır, Ahmet Hidayet Reel gibi: "Hani bir Amerikalı muharrir varmış. Her yazdığı kelime için bir dolar alırmış. Meraklının biri, 'şuna bir dolar göndereyim. Bakalım ne yazacak?...' demiş. Amerikalı muharirden gelen cevap şu olmuş: 'mersi'. Ben de o Amerikalı muharrir gibi olsaydım, sizden beş - on para koparabilecektim."
Şakayı Hikmet Feridun Es gibi abartanlar da vardır: "Vallahi parasız yazı yazmak, borç para vermeye benziyor... Müsaade edin daha fazla kazıklanmayayım."
Geçirdiği bir kaza sonucu çenesinin kırılması ve ancak sola çarpık olarak kaynatılabilmesi Reşid Halid'i toplumdan uzaklaştırır. Biraz da huysuz biri olması nedeniyle genelde insanların arasına pek çıkmaz hale gelir. Hatta gazetede arşiv için ayrılmış olan odada, masaların üzerine serdiği gazete kağıtları üzerinde yatar, kalkar, örtünmeye çalışır.
Çenesinin bu hali, Aziz Nesin'in kalemine konu olur: "İkimizin de menfaatlerine aykırı olduğu halde, benim kafam, senin çenen aynı tarafa dönmüş. Mükemmel bir eser olan şu kıymetli koleksiyonun bana miras kalsın isterdim."
Edebiyatımızın en iyi kalemleri yazmada zorluk çekerler. "Haritada Bir Nokta" adlı öyküsünü "yazmasaydım deli olacaktım" cümlesiyle bitiren Sait Faik: "Yazı yazmak kadar güç, hiç bir şey yokmuş" derken, Nazım Hikmet: "Düşündüm, taşındım buraya hiçbir şey yazamadım. Bu cümleyi bile yazmak acaip geldi" diye yazar.
Feministlerle Reşid Halid'in başını belaya sokmayalım, koleksiyonda kadınların da imzaları bulunduğunu duyuralım. Sabiha Sertel, Peride Celal, Vasfiye Özkoçak, Kerime Nadir, Suat Derviş, Adviye Fenik gibi imzaların olduğu Gazeteciler Cemiyeti Yayınları tarafından 1984'te yayımlanan Reşid Halid Gönç'ün koleksiyonundan Bab-ı Ali'nin Hatıra Defteri'nin 1. cildindeki en eski imza 6.5.1925 tarihli Halide Edip Adıvar'a, en son imza da 3.5.1965 tarihiyle Deniz Banoğlu'na aittir.
Tüm bunların yanı sıra koleksiyonu gereksiz bir iş olarak görenlerin tarafında Ercüment Ekrem Talu tek başına değildir: "Muhterem Beyefendi, merakınızı delilik telakki edeceklerin çok olduğunu düşündünüz mü?" diyen Ahmet Haşim yanılmaktadır.
Çoğunluğun beğeni ve takdirlerini toplayan bu koleksiyon, yazarların kendileriyle dalga geçmesine de şahit olur. Adnan Veli Kanık: "Meyhaneden en son çıkana çok kızdığım halde, her zaman en son ben çıkarım. İthaf etmeyi hiç sevmediğim halde daima sevgiyle ithaf ederim" diye yazarak kendisiyle dalga geçerken, Yaşar Kemal Gökçeli tüm yazar - çizer takımıyla dalga geçer: "Sağ olun, hepimizi bir araya getirmeye çalışıyorsunuz. Dövüşmezsek çok iyi bir düşünce."
Dürüstçe yazılan bu yazıların içinde, gösterdiği tevazu ile özel bir yer edinir Doğan Nadi: "Bana kadar gelip yazı istenince, koleksiyon hiç şüphesiz en ufak bir eksikten dahi kurtulmuş oldu."
Sanki Doğan Nadi'ye nispet yapar Orhan Veli ve şu satırları karalar: "Kıymetli koleksiyonuna kıymetsiz iki satır, bir de kıymetsiz resim. Aynı cinsden bir de imza."
Orhan Veli gibi yaşamı boyunca başına pek çok kaza gelen Reşid Halid'in ölümü de yine Orhan Veli'nin ölümü gibi bir düşme sonucu gerçekleşir. 1966 yılında, bir bayram günü, gazeteden aldığı davetiye ile gittiği Aksaray'daki bir tiyatronun merdivenlerinden düşer ve komaya girer. Kısa bir süre sonra da ölür. Ölümü üzerine Tahir Alangu şunu söyler: "Reşid Halid Gönç, Bab-ı Ali'ye ilk düştüğü gün komaya girmiş, bir daha da kendine gelememiş ve ölmüştür. Yazık, çok yazık, pek yazık..."

ŞEY


ŞEY

Hayatı hakkında çok "şey" bilmediğimiz Ömer Hayyam'ın şairliği ile yetinip, diğer çalışmalarını bir kenara bırakmamız, kendimize yapabileceğimiz büyük haksızlıklardan biridir. Hayyam'ın yaşadığı 11. yüzyılın tüm bilgilerini öğrendiği söylenir. Fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik, matematik ve astronomi eğitimi vermiştir. Şiir dışında da fizik, metafizik, astronomi ve matematik konularında eserleri vardır.
Semerkant'ta cebir üzerine çalışırken, denklemlerdeki bilinmeyen sayılara Arapça "şey" dediği ve bu sözcüğün İspanyolca'da "xey" olarak yazıldığı söylenir. Zamanla X biçimine dönüşen ve tüm dünyada bilinmeyen sayıları göstermekte kullanılan bu harfin "ney" kaynaklı olduğu sorusunun tek kelimelik bir yanıtı vardır; "Hayyam"
Orhan Veli'nin de Hayyam'dan yaptığı dört rubai çevirisi olduğunu söyleyerek, Sabahattin Eyuboğlu'nun Yahya Kemal'den bahsederken söylediği; "O yıllarda Orhan'ın içinden zor çıkılır rubai vezinleriyle yaptığı Hayyam çevirileri de üstadı bir hayli şaşırtmıştı" lafıyla birlikte, Eyuboğlu'nun bir çevirisini araya sıkıştıralım:
Haram, acı, kötü derler canım şaraba:
Oysa ne hoş şey, hele bir güzel sunarsa;
İçin bakın; hem doğrusunu isterseniz,
Haram dedikleri her şey hoş galiba!
Ortaokulda, din öğretmenimiz, girdiği ilk derste, sadece din dersi yapmayacağını, gördüğü yanlışlarımızı da düzeltmeye çalışacağını söylemişti. İlk ve son olarak yaptığı tespit de 'şey' oldu.
Hemen hemen hepimiz konuşurken 'şey' kelimesini çok kullanıyormuşuz. 'Şey'in kullanıldığı her yerde 'nesne'yi rahatlıkla kullanabilirmişiz. O zamanki aklımla buna karşı bir tez ileri sürememiş ve alışamamışsam da şunu düşünebiliyordum: “Öğretmenimiz derse gireli on dakika olmuş, sınıftan da hiç kimse konuşmamıştı; öyleyse bu tespit nasıl yapılmıştı?”
Üniversitede okurken sahnelediğimiz Ionesco’nun Ders ve Evlenecek Genç Kız adlı oyunları ile Adana’ya gitmiş, Çukurova Üniversitesi şenliklerine katılmıştık. Oyunun son provasında ve oyun sırasında sahne arkasında çalışan arkadaşlarımızdan İzlen Şen’i farkında olmadan hepimiz 'Şey' diye çağırıyorduk. Nedenini bilmiyorduk ama, hepimiz 'Şey aşağı, Şey yukarı...' seslenip duruyorduk. Başta buna bozulan İzlen’in lakabı 'Şey' olmuştu. Pekala O’na 'Nesne' deseydik?
İzlen'in düştüğü duruma ölümünden sonra Orhan Veli de düşmüştür. Asaf Halet Çelebi'ye düşünceleri sorulunca, ölümün de şaşkınlığından olsa gerek "şey" der:
"Söylenecek çok söz var. Zihnim çok perişan. Muhakkak ki büyük bir şey kaybettik. İyi ve kötü hükmünü vermeden önce şunu teslim etmeliyiz ki, Orhan Veli büyük bi hamle yapmıştı. Ben O'nu temiz, çok terbiyeli, iyi bir insan olarak tanımıştım. Evvela ben iyi bir dost kaybettim."
Bir şey varsa bir şey vardır
Bir şey yoksa bir şey yoktur
Çok şey varsa bir şey yoktur
Çok şey yoksa bir şey vardır
Gel de Özdemir Asaf’ın isimsiz bu şiirinde gerekli değişimleri yap! Ya da şu soruda sormak istediğimiz şeyi başka şekilde sor!
“Siz biliyor musunuz, Orhan Veli’nin kaç tane ‘bir şey’li şiiri var?”
Doğru yanıt 9; “Lütfen hızlanarak okuyun” notunun ardından bu isimleri sıralayalım: Şanolu Şiir, Cımbızlı Şiir, Kumrulu Şiir, Zilli Şiir, Pırpırlı Şiir, Pireli Şiir, Kuyruklu Şiir, Gelirli Şiir, Delikli Şiir.
Bu şeyli şiirlerden biriyle ilgili küçük bir hikayeyi buraya iliştirerek yazıyı biraz daha katlanılır kılalım: Bir akşam yemeğinde masasındaki hanıma Cımbızlı Şiiri okur Sait Faik:
Ne atom bombası,
Ne Londra Konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!
Neden üzerine alındı bilinmez ama, şiire içerleyen hanım, elindeki votka bardağını masaya bırakarak anında şu şiiri yazar:
Ne elinde nasır
Ne başında çoluk çocuk
Bir elinde yirmi dokuzluk
İki ayağında nasır
Umurunda mı Orhan Veli?
1955 yılında Budapeşte’deki Kent Radyosu’nda konuşma yapan Nazım Hikmet, Orhan Veli’den şiirler okur. Sere Serpe, Delikli Şiir, Vatan İçin, Cevap şiirlerinden sonra araya girin spikere “Bir tane daha okuyayım. Doyum olmuyor ki...” der ve Gelirli Şiir’i okur. En iyisi biz de bu şiiri yazarak yazıdan ayrılalım.
İstanbul’dan ayva da gelir, nar gelir,
Döndüm baktım, bir edalı yar gelir,
Gelir desen dar gelir;
Gün aşırı alacaklılar gelir.
Anam anam,
Dayanamam,
Bu iş bana zor gelir.

BİR İŞ VAR BU KAZALARDA


BİR İŞ VAR BU KAZALARDA

Orhan Veli, ömrü boyunca kazalardan bir türlü kurtulamaz. 5 yaşındayken dadısının kızarttığı köftelerden aşırmaya çalışır ama, çatal kayar ve kolu tavanın içine girerek yanar. Uzun bir tedaviyle iyileşir. 7 yaşında sünnet olmasını kazadan saymazsak bile 9 yaşında ağır bir kızamık hastalığı geçirir. 12 yaşında Beykoz çayırında oyun oynarken diz kapağını dikenli tele takınca ağır şekilde yaralanır. 13 yaşındayken, yirmi yaşındaki hizmetçileri Fatma'yı Flober tabancasıyla korkutmak ister, tabancayı şeytan doldurmuştur ve genç kız ağır şekilde yaralanır.
17 yaşında yakalandığı kızıl hastalığı, çocukluk ve gençlik yıllarındaki ufak tefek sıyrıklar, kesikler 1939’daki trafik kazasının yanında hiçbir şey sayılmaz. 25 yaşındadır ve en yakın arkadaşlarından Melih Cevdet’in kullandığı araba, Ankara’da Çubuk Barajı tepesinden aşağı yuvarlanmıştır. Yirmi gün komada Numune Hastanesi'nde yatar.
29 yaşındayken attan düşer. Bir kaç günde iyileşir.
Bir başka kazada ise yalnız değildir. Ahmet Hamdi Tanpınar ile Sarıyer’de kayık sefası yaparken, kayık devrilir, denize düşerler. O’nun kayığı bilerek devirdiğini, amacının "haber olmak" olduğunu iddia eden kalemler bulunsa da, onlar hiç kayığa binmemişlerdir. Binselerdi; sandaldaki arkadaşına belli etmeden (hatta belli ederek de) sandalı devirmenin ne kadar zor olduğunu öğrenmiş olurlardı.
Papirüs dergisi Ocak 1967 tarihli sayısını Orhan Veli özel sayısı yapmış ve Orhan Veli'nin kime gönderdiğini yazmadıkları üç mektup yayımlamışlardır. İşte bunlardan 15.7.1947 tarihli olanı:
"Senin duyduğun gibi ben denize sarhoşlukla düşmüş değilim. Bir akşam Büyükdere rıhtımından Ahmet Hamdi bey, Fuat Ömer, karısı, kız kardeşi, bir de ben kayığa biniyorduk. Tekne, ufacık bir tekne; hepimiz bindik. Son olarak Meziyet Hanım binecekti. Kayığın tam kenarına bastı. Deniz seviyesiyle bir olan kenardan su dolmaya başladı. Kayık da hemen battı. Yalnız ben değil, hepimiz suya döküldük. Son günlerde gazetelerin bahsettiği hadise işte budur. Sen bu hadiseyi işin biraz da eğlenceli tarafını düşünelim diyerek hatırlıyorsun. Bilmem ki pek mi eğlenceli. Herhalde görülecek bir tarafı da var. Hamdi bey o sırada baş üstünde yatmış, yıldızları seyrediyordu. Ben telaşla 'Hocam batıyoruz' deyince, o, yattığı yerden 'Aman! ben yüzme bilmem, beni kurtarın!' diye bağırmaya başladı. İşin asıl kötüsü Hamdi bey o gece İstanbul'a dönmek mecburiyetindeydi. Halbuki hepimiz denizden sırılsıklam çıktık. Elbiselerimiz de ertesi gün olmadan kurumadı."
Hayatının en önemli kazası ise 10 Kasım 1950’de gerçekleşir.
Ankara’da, gece evine giderken, belediyenin açtığı bir çukura düşer. Çukurdan çıktıktan sonra büyük bir hata yaparak olayı önemsemez. İstanbul’a gelir. 14 Kasım'da, bir arkadaşının evindeyken fenalaşır. Hastaneye kaldırılır. Alkol komasına girdiği zannedilir. Ölümünden sonra yapılan otopside beyin kanamasından öldüğü anlaşılır. Doktorların raporunu kabul etmeyen Orhan Veli'nin çocukluk arkadaşı Halim Şefik de bir Otopsi yapar. Eh! kılavuzu şair olanın, kulaklarının şiirden kurtulmaması gibi, bir şairin Otopsi'si de ancak şiirle yapılır:
Morgta açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince tenkafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar
Tüm bunların yanı sıra bir kaza daha vardır ki Orhan Veli’ye bir şiir yazdırtmıştır:
1936 yılında Ankara’ya giden Orhan Veli uzun bir süre orada yaşamıştır ve İstanbul ile deniz özlemi, o dönemdeki şiirlerine yansımıştır. Seyahati çok seven Orhan Veli, kimi zaman bir - iki günlüğüne bile olsa İstanbul’a kaçar. İşte bu hafta sonlarından birinde İstanbul’a gelen Orhan Veli, Harem’de otobüsten indikten sonra Üsküdar’a doğru yürümeye başlar. Kız Kulesi’ne birkaç şiir okuyarak selam verir. Sabahın erken saatlerinde şarkılar, söyleyip ıslık çalarak Üsküdar’a ulaşır. Kalkmakta olan bir motora biner, Beşiktaş’a ulaşmak için. Kısa süren yolculuk sırasında İstanbul’u ne kadar çok özlediğini daha iyi anlar. Dayanamaz, elini denize sokar. Müthiş bir duygudur bu O’nun için.
Ki bunu 1950 yılında yazdığı Denize Doğru adlı "şairane bir yazı"da da belirtmiştir: "Bir yıl deniz görmesem bir hoş olurum" diyerek denize olan sevgisini anlatan Orhan Veli, devamında şunları yazar: "Buraya geleli üç gün oldu. Ama şöyle bir kıyıya gidip o yosun kokusunu koklayamadım. Şöyle bir eğilip elimi suya değdiremedim. O eski hasret hep içimde."
Denizi avucuna sığdırmak istercesine suyla doldurur avucunu. Koklar ve yüzüne çarpar. O’nun tüm yorgunluğunu almıştır bu bir avuç deniz.
Motor iskeleye yaklaşmıştır bu sırada. Bir an önce kıyıya çıkıp, özlediği İstanbul’un sokaklarında dolaşabilmek için, yeterliliğine inandığı bir yakınlığa gelince iskeleye atlar. Köşeleri oldukça aşınmış olan iskeleye önce sol adımını basar ama, basmasıyla kendini motorla iskele arasında bulur. Sol eliyle iskeleye, sağ eliyle motora tutunmuştur. Motordakiler de motorun iskeleye çarpmasını ve Orhan Veli’nin arada sıkışmasını önlerler.
Çevredekiler Orhan Veli’yi kurtarmaya çalışırken, O, kahkahalarla gülmeye başlar. Önce kalçalarına kadar girdiği denize, sonra gökyüzüne bakar. Ardından kendisini kurtarmaya çalışanlara iki soru sorar: "Her gün bu kadar güzel mi bu deniz? Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?"
Kimse O’nun bir şair olduğunu bilmez. Şaşkınlıklarını bir yana bırakarak O’nu zorla karaya çıkarırlar. Hatta belki de "bir deli yüzünden fazla zaman kaybetmeyi" istemezler. İskelede bir kenara oturan Orhan Veli, Bir İş Var adlı şiirinin devamını yazar.
Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?
Her zaman güzel mi bu kadar,
Bu eşya, bu pencere?
Değil,
Vallahi değil;
Bir iş var bu işin içinde.

ŞİMDİKİ GENÇLER DAYAKLIK


ŞİMDİKİ GENÇLER DAYAKLIK
O dumanlı gençlik çağı
duman misali erir biter.
Haldun Taner
22 Kasım 1997 tarihli gazetelerde vardı bu başlık. Bu tespiti yapıp, dile getiren “zat-ı muhterem” de Nusret Demiral’dan başkası değildir. Habere göre bir yıl önce yazmaya başladığı anılarını iki yıl sonra tamamlayabilecek olan yazar (!) anılarında gençlere çok yer vermiş: “Şimdiki gençler çok fanatik, Başsavcıya çakmak fırlatıyorlar, bunları kontrol etmek için dayak gerekli” diyen Demiral bir şeyin fırlatılmasına mı, yoksa fırlatılan şeyin çakmak olmasına mı bu kadar kızdı anlayamadım. Çünkü bir kaç gramlık çakmağın çarptığı yerde pek hasar bırakmayacağını, ayrıca çakmağın yanar vaziyette atılamayacağını düşünüyor ve bu ülkede genç sayamayacağımız ve ‘insan’ diyemeyeceğimiz kişilerin, yanan meşaleler fırlatarak 37 genç insanı nasıl yaktıklarını hatırlıyorum. Çakmak fırlatan gençlere dayak cezası veren bu zihniyetin, 37 genç insanı yakanları 'tahrik edildiler' gerekçesiyle savunmalarını ise algılayamıyorum.
Demiral günümüz gençlerini 1970 yılının gençleri ile karşılaştırıyor. Hem de en meşhurlarıyla: "1971-1972 yıllarında Deniz Gezmişler’i sorgularken, ifadesini almak için hastaneye gittiğim Yusuf Aslan, hasta yatağından kalkarak elimi öptü. Şimdiki gençler çok fanatik, ellerine geçse bizi boğarlar."
Yusuf adına sizden özür dilerim ama, O’nun yaptığını da hastalığına verin!..
Kendi gençliğini hatırlamayanlara, herkesin bir zamanlar genç olduğunu, Jacques Prevert’in Yazma Ödevi şiiri ile hatırlatmaya çalışalım:
Napoleon çok gençken çok cılızdı.
Topçu subayıydı
İmparator oldu sonradan
O zaman bir göbek bir çok da memleket edindi
Öldüğü gün
Göbeği vardı yine
Ama bir hayli küçülmüştü.
"Büyük bir göbekle çok memleket ve çok düşman edinmeyi ya da küçücük kalacak kadar yaşlı olmayı, genç ve cılız olmaya tercih eder misiniz?" diye sormak istiyorum Resul Rıza’ya:
Gençlik vefasız çıktı,
yaşlılık vefalı
O ki ömrümün son gününe dek
benden ayrılmayacak
diyen Resul Rıza’nın şiirinde bir mısra daha var ki şairin asıl söylemek istediğini ortaya koyar:
İyi mi yani?
Genç yaşta ölmeyi önemsemeyenler için problem değil elbet ama, Özdemir Asaf genç ölmeyi istemeyenlerden, nedeni ise çok basit;
Ölebilirim genç yaşımda
En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.
Ölümle hep burun buruna yaşayan, 57 yaşında bile
ölmekten korkmuyorum,
ölmek arıma gidiyor,
onuruma yediremiyorum ölmeği
diyen şairimiz Nazım Hikmet, gençliğiyle ilgili düşüncesini şu dizeleriyle dile getirir:
Geldiler gençliğimden
bir yerlerde unuttuğum gençliğimden
bir yerlerde doyamadan...
Bu kadarla da kalmaz Nazım ve gençlikten üstün tutabileceği çok az şey olduğunu açıklar:
Kapıyı çalıyorum
Bu evde ben de senet vereceğim şeytana,
Ben de kanımla imzaladım senedi.
Ne altın istiyorum ondan,
ne bilim ne gençlik,
Hasretlik cana yetti,
pes!
Beni İstanbul’uma götürsün bir saatlik...
İstanbul’a en az Nazım kadar düşkün olan bir başka şairimiz de gençliğe duyarlılığını bir yazısında kaleme alır. 1946 tarihli yazıda, İbrahim Alaaddin Gövsa’nın hazırladığı Türk Meşhurları Ansiklopedisi adlı 'ilim eseri'nde gençlere yer verilmediğinden yakınırken şunu örnek verir:
"Bazı kimseler, bir zamanlar şiirimizi yozlaşmaya götüren yeni akımların önüne geçilmesini, genç şairlerin kanun kuvvetiyle susturulmasını istiyorlardı. Sanat, nihayet, ölçüye vurulamayan bir çabadır. Bir sanat eserini anlayıp anlamadığımızı kesin olarak bilemeyiz. Gel gelelim ilim öyle değildir. İlmin kıymet hükmüne, kendinceliğe tahammülü yoktur. Bunu kendileri de bilirler. Kendi metotlarıyla hareket edecek olsak, ilk olarak Türk Meşhurları Ansiklopedisi cinsinden kitapları toplatır, İbrahim Alaaddin Gövsa gibi ilim adamlarını mahkum ederiz. Hiç kimsenin Türk gençliğine yanlış bilgiler öğretmeye hakkı yoktur."
Saldırmak kolaydır ve Demiral gençliğe saldırıda yalnız değildir. Örneğin; Platon gençliği 'ruhsal sarhoşluk' olarak tanımlarken, Aristo 'vurdumduymaz yaratıklar' der. Bu duyarsız insanlara ve yaşamını gençlere adadığı halde mezar taşına gençleri kınayan yazılar yazdırtan Sokrates’e Can Yücel’in duyarlılığıyla seslenelim:
Ölüm bu ara çok oldun sen
Ortalığı kırıp geçirdin
Dostlara taktın, gençlere taktın kancayı...
Kendim için söylemiyorum, yanlış anlama, bak!
Nasıl olsa benim miyadım doldu,
Ama sen de bokunu çıkarma işin!
Bir süre ara ver bu iş güzarlığa!
Tek dur biraz!
Ne dersin tam maaşla emekliliğe?
İşsizlik sigortası da veririm istersen...
Can Yücel bir de Şiirimizin Öfkeli Gencine Portresiyle Bir Portre çizer, şu şiiriyle
Çamlıca'dan indi Beyoğlu'na
(Annesinden tevarüs İstanbul lehçesiylen
ve horladığı babasının bahçıvan,
karakol, çiçekleriyle)
Alıp zamkinos yeleğinin delik cebine
Kısıklıyı, Sultantepe'yi, İcadiye'yi
Yani tekmil Üsküdar'ı,
Allı dallı bir heybe gibi vurup sırtına
-Ve hayret o dur ki, Boğaz'ı da geçip
Orhan Veli'nin tek atlı arabasıynan-
İndi şiirimize
O Eloğlu değil, itoğluyit
O kıl pranga kızıl çünki
O Çingene Baron
Eloğlu olmayan bu öfkeli genç şair Metin Eloğlu'dur ki kendisinden bir yaş küçük olmakla 'genç' sıfatını vermiştir Can Yücel O'na ama, Fethi Giray 1951 yılında yazdığı bir yazıda Metin Eloğlu'na 'genç' demeyi daha çok hak eden birisinden bahseder:
"Rahmetli Orhan Veli ile birlikte Eloğlu'nun ilk şiirlerinden birini okuduğumuz zaman, Orhan, kendine mahsus bir anlayış içinde 'İş var bu delikanlıda' demişti. Sonradan Metin'in şiirleri Yaprak dergisinde yayımlanınca, Orhan'ın bu sözlerindeki isabeti öğrenmiş oldum."
Can Yücel'in "Orhan Veli'nin tek atlı arabası" dediği de Yaprak dergisi olsa gerek. Kendisinden 13 yaş küçük şaire 'genç' demeyi hak eden Orhan Veli; benzer şeyleri Mehmed Kemal'e de söylemiştir:
"15 Şubat 1949'da Metin Eloğlu, Orhan Veli'nin Yaprak'ında Zehra ile Güzel Niyazi'yi yazdığında ilgimi çekmemişti. Yepyeni, gıcır gıcır bir ad giriyordu şiirimize... Orhan sordu: 'Nasıl buldun?' Ben o zaman Orhan'ın şiirini de, Metin'in şiirini de, benzerlerini de aynı kaba koyuyordum. 'Size benziyor..' dedim. 'Değil.. Değil... Daha dikkatli oku.. Göreceksin neler getirecek şiirimize. Gelişecek yepyeni bir şair olacak...' Orhan haklı çıktı."
İşsizlik sigortasını kabul etmeyen ölüm; her ölümün erken olduğu şu dünyada, şairlere de 'genç' yaşlarındayken takar kancasını. Biz yine de mezar taşlarını bir kenara bırakalım, nefesimizi bir başka şairin şiirinde tüketelim:
Geçiyorum gençliğimizin sokaklarından
Bir sokak arıyorum adımı taşıyacak.

İzzet Sarayliç’tir bu şair ve bir de dileği vardır ilerleyen mısralar da:

Adımı taşıyacak bu sokakta
hiç bir zaman
hiç kimse
kötü bir gün görmesin, kaza geçirmesin, ölmesin.
Demiral gibilerinin gençlere bu kadar öfke duymalarının nedeni gençlerin yaptıkları tespitlerdir diyebiliriz. Buna en güzel örnek Akgün Akova’nın Baba Bana Bağırma’sıdır:
Tam zamanı şimdi
memleketi bu hale
senin oy verdiğin partiler getirdi baba!
İstanbul’a en az Nazım kadar düşkün olan genç şairimiz elbette ki (biraz önce de adı geçen) Orhan Veli'dir ve O'nun ölümünün ardından bakın Neyzen Tevfik neler söylemiştir:
"Hiç beklenmeyen bir ölüm. Benim ızdırap arkadaşım oğlum Orhan Veli'yi çok severdim. Çok değerliydi. Varlığı edebiyatımız ve gençlik için gerekli olan bir insandı. Düşünce ürünlerini henüz tamamen vermeden öldü. Değerli aydınlarımız tarafından O'nun değeri belirtilmelidir.
O'na sevgisi olanlara sabır dilerim. Gençlik için gerekliydi ve kayıptır dedim. Açıklayayım. Gençlik derken kafa gençliği ve Orhan Veli kafası ayarında olanları kastediyorum.
Yaprak'ından yararlandığımız verimli bir dal ansızın kırıldı, düştü toprağa, doğanın ta koynuna girdi. O dalı, meyvaları yeryüzünde ve insanlığın elindedir. Boşuna O'nu kurutmağa teşebbüs edenler bulunsa da ümidimiz ve tesellimiz dalı kırık ağaçtadır. Çünkü ağacın kökleri çok sağlam ve kuvvetli."
“Yaşı kırkı geçti. Geçti ya, on beş yıldan fazla bir zamandan beri adı genç hikayeci diye anılır. Bizim de, hala, genç şair diye anıldığımız gibi.”
Orhan Veli'nin yazdığı bu genç yazar ise Sait Faik’tir ve Orhan Veli yazısını Sait Faik’i tanımlayarak bitirir:
"Sait Faik ne genç bir hikayecidir, ne ihtiyar. Bence O, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur."

Orhan Veli'nin "Dalgacı Mahmut" şiiri- "Müzik: Yeni Türkü, Seslendiren: Yeni Türkü"

Orhan Veli'nin "Hürriyete Doğru" şiiri- " Seslendiren: Ezginin Günlüğü"

Orhan Veli'nin "İstanbul Türküsü" şiiri-"Müzik: Ahmet ÖZHAN, Seslendiren: Ahmet ÖZHAN"

Orhan Veli'nin "Dedikodu" şiiri- "Müzik: Sezen Aksu, Seslendiren: Levent Yüksel"



ÜÇ BEŞ SEKİZ YETMEZ!


ÜÇ BEŞ SEKİZ YETMEZ!

'Tarlada Bir At Başı' Bakışlarımı gazetedeki o resimden uzun zaman çekememiş ve sonra da altındaki bu haber başlığına demir atmıştım. O zamana kadar da "ne güzel bir kilim deseni" diyerek çıpamı düşün denizimden çıkaramamıştım. Tıpkı 1947'de, Bursa Hapishanesinde, Nazım Hikmet'in kendisine gönderilen kitaplardan birisinin kapak resmine takılması gibi takılmıştım ben de. Nazım, Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun çizdiği bu kapağa bir saat boyunca tıpkı bir şarkı dinler, bir yazı okur gibi dalıp gitmiştir. Bir de kitabın içindeki şiirleri okuyunca... Evet, şiirleri okuduktan sonra günlerce kitabı kafasından çıkaramamıştır. Resimle şiirler O'nun düşün denizinde yosunla kaya, istiridyeyle inci gibi bütünleşmiştir. Elbette ki Bedri Rahmi, kapaktaki bu resimde bütün hünerini şakıtmıştır ama, Yenisi adlı bu kitabın şairi Orhan Veli de ondan geri kalmamıştır. Nazım kitabı "kaybetme" notuyla birlikte oğlu Memet'e göndermiştir. Aradan bir kaç ay geçer; Nazım resmi görmek, şiirleri tekrar okumak ister. Bu mümkün olmayınca da bir şiir yazar: Bir Şiir Kitabının Kapak Resmi.
Gazetedeki resmi görmemin üzerinden aylar geçti. Bu arada tekrar tekrar incelediğim bu atın 'başı' da bana bu yazıyı yazdırdı. Kilim zannettiğim resim, gerçekte Avustralya'nın Melbourne kentindeki bir tarla imiş. Victoria Teknik Üniversitesi'nden Debbie Barrie'nin sanat ödevi olan bu atın başı, tam 12 hektarlık tahıl tarlasını kaplamaktaymış. Eğer Debbie'ye bu sanat (ve tahıl) eserini oluşturabilmek için neden iki ay uğraştığını sormaya cesaret edebilirsek, şu yanıtı alırız : "İlkokul öğretmeni olmaya hak kazanabilmek için."
Bu korkunç yanıtla düşün denizimde önce Melbourne kentine kadar yüzdüm, Debbie'yi bulup konuşmak istiyordum. O'na soracağım o kadar çok soru vardı ki! Tam O'nu bulduğum sırada tanışmak, bu soruları sormak için hamle yapacaktım ki aklıma İngilizce bilmediğim geldi. "Acaba Fransızca, Almanca ya da İtalyanca biliyor mudur?" diye düşünmeme de gerek yoktu çünkü, bu dilleri de bilmiyordum. Yoksa O'nun Türkçe bilmesi mi gerekliydi? Pekala ya biliyorduysa? Bu daha korkunç olurdu sanırım. O, bir sınıf öğretmeni olabilmek için bütün bunları yapmışken; ben teknik öğretmen olabilmek için neler yapmıştım? ('Yaptırmışlardı' diyerek kendimi biraz temize çıkarabilir miyim?)
Sınıf öğretmeni olabilmek için aldığı eğitimin standardını gösteren tarladaki o at başı, halime gülüyormuşçasına çalışma masamdan bana bakıyor. Bu haldeyken hangi yüzle, kime ne sorabilirim?
"Hiç değilse 8 yıl olsun" dediğimiz temel eğitimi bir yana bırakalım da önce bu sorunumuza, eğitim sistemimizin içeriğine bir bakalım. Alman şair Otto Wiemer'in kendi ülkesi için yaptığı 'Sonuç' tespitinin ülkemizde de geçerli olmadığını ispat edecek bir babayiğit arıyorum, ölü ya da diri:
Her zaferde
Okulumuz tatil edilirdi
Çok zafer kazandık biz
Onun için biz
Az şey öğrendik.
Bizler de çok az şey öğrendik.
Elbette ki öğrenciler de suçlu ve eğitim sistemimizden sıyrılarak kendi kendini yetiştiren öğrenciler de var. Fakat birinci dereceden cinayet sanığımız eğitim sistemimizdir.
Halbuki okul dışı eğitimlerle de çok şey öğrenebilenler var. Örneğin; Paulo Coelho'nun Simyacı romanından birkaç paragraf okuyalım. Simyacı'nın çobanlık yaptığı günlerde, O'nun kitap okuduğunu gören bir kız sorar:
"-Çobanların kitap okuyabildiklerini bilmiyordum.
Yanıtlar çoban:
-Koyunlar kitaplardan daha öğreticidir."
Çobanın asıl söylemek istedikleri bunlar değildir ve kitabın sol tarafındaki sayfa sayısı arttıkça, çobanın kıza okumayı nasıl öğrendiğini anlatışına şahit oluruz:
"16 yaşına kadar papaz okuluna gitmişti. Ana babası onun din adamı olmasını istemişlerdi; tıpkı koyunları gibi, yalnızca su ve yiyecek için çalışan yoksul bir köylü ailesi için gurur kaynağıydı böyle bir şey. Latince, İspanyolca ve din bilim okumuştu. Ama daha küçüklüğünden itibaren dünyayı tanımayı hayal etmişti, Tanrıyı ya da insanın günahlarını öğrenmekten daha önemliydi böyle bir şey. Bir akşam, ailesini görmeye giderken, bütün cesaretini toparlayıp babasına rahip olmak istemediğini söyledi. Yolculuk etmek istiyordu."
İşte simyacının asıl eğitim ve öğrenim serüveni bu yolculuğa çıkışıyla başlar. Neler mi öğrenmiştir?
"Endülüs kırlarında geçirdiği zaman içinde, izlemesi gerekli yolla ilgili işaretleri yeryüzünde ve gökyüzünde okumaya alışmıştı. Falanca kuşun varlığı yakınlarda bir yılan bulunduğunun işaretiydi. Filanca çalı ise çevrede su bulunduğunun belirtisiydi. Bunları öğrenmişti. Bunları koyunlar öğretmişti ona."
Nasıl mı becermiştir?
"Bu hiç kuşkusuz büyük bir sabır gerektiriyordu ama, sabır bir çobanın öğrendiği ilk erdemdir. Koyunların kendisine öğretmiş olduğu dersleri bu yabancı dünyada uygulamaya koyduğunu bir kez daha anladı."
Ancak çobanın (Simyacı'nın) öğrenme serüveni bitmiyordu. Mezara gidinceye dek devamlı bir şeyler öğreneceğini, henüz öğrenememişse de koyunlar hakkında çok önemli bir gözlem yapmıştır:
"Su ve yiyecekten başka bir şey aramıyorlar. Galiba onlar öğretmiyorlar: Ben öğreniyorum."
Yine de koyunları yabana atmaz ve şunu kabul eder:
"Koyunlar çok önemli başka bir şey öğretmişlerdi: Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır ve kendisi, dükkanı geliştirirken bu dilden yararlanmıştır. Bu coşkunun dilidir, arzu edilen ya da inanılan bir şeyi gerçekleştirmek için sevgi ve tutkuyla yapılan girişimlerin dilidir.Tanca artık onun için yabancı bir kent değildi. Burayı fethettiği gibi bütün dünyayı fethedebileceğini hissetti."
Bütün dünyayı neden fethetmek ister bu çoban, biliyor musunuz? O'na göre "her şey yazılı olduğu için her şeyi bilebilirdik."
Elbette ki her şey yazılı değildir, hatta bir zamanlar hiç bir şey yazılı değildi. Aydınlar, mucitler, dahiler sayesinde yazıldı ve yazılacak. Buna da verilebilecek en güzel örnek Thomas Alva Edison'dur. Sadece üç ay okula giden, daha sonra annesi tarafından eğitilen Edison'un pek çok icada imza attığını biliyor ve yanılıyorsunuz.
Beş parasız bir şekilde New York'taki Lows Gold Indikator Company'de çalışan arkadaşlarının odasında yatıp kalkarken, bir gün bu şirketin nakledici santralinin bozulması Edison'un hayatının dönüm noktası olur. Kimsenin tamir edemediği santrali, Edison, iki saat gibi kısa bir zamanda tamir eder ve 300 dolar gibi yüksek bir ücretle işe alınır. İlk icadı elektrikli kayıt cihazını da bu şirkete 40.000 dolara satar. Bu parayla New York'ta bir dükkan açar ve burada başkalarının icatlarındaki aksaklıkları da giderir. Aslında Edison'un genelde yaptığı da budur.
Aydınlık girişimcileri, 'Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık' eylemi sırasında gazetelere, Edison'a teşekkür eden ilanlar vermeden önce Meydan Larousse Ansiklopedisi'ne baksalardı O'nun için yazılan şu satırları okuyabileceklerdi:
"1878'de akkor flamanlı ampulü seri halinde piyasaya sürdü. Her ne kadar bu da kendi buluşu değilse de ona ekonomik olan bir elektrik sistemi uyguladı."
Şu bir kaç kelimeye dikkatinizi çekmek istiyorum:
"bu da kendi buluşu değilse de..."
Pek çok buluşu gibi fonografı da ondan önce birisi bulmuştur. 1877'de Fransız Bilimler Akademisine sunulan rapordaki imzaya göre, gramofonun temeli olan fonografın mucidi Charles Cros adlı Fransız bilgin ve şairdir. 1842-1888 yılları arasında yaşayan, renkli fotoğraf çekme tekniğini de bulan şair Çirozname adlı şiiriyle ünlüdür. 19 Mart 1946 tarihinde Tercüme dergisinde yayımlanan bu şiirin altında, çevirmen kelimesinin yanına önce iki nokta üst üste konmuş, onların yanına da Orhan Veli ismi kazınmıştır.
Beyaz kocaman bir duvar - çıplak mı çıplak
Üzerinde bir merdiven - yüksek mi yüksek
Duvar dibinde bir çiroz - kuru mu kuru
...
Ben bu hikayeyi düzdüm - basit mi basit
Kudursun bazı adamlar - ciddi mi ciddi
Ve gülsün diye çocuklar - küçük mü küçük
Kimileri "temel eğitim 8 yıl olmalı" derken ÇYDD gazete ilanları ile bizleri uyarıyor: “Dikkat; yakında ülkemize 11 yıllık temel eğitimden geçmiş çöpçüler turist olarak gelecek."
Eğitim sistemimizdeki boş vermişliğimize çok basit (aynı zamanda çok acı) bir örnek verebilirim. Dünyanın en büyük ikinci harp okulu olması ile övündüğümüz, Tuzla Deniz Harp Okulu'nun oldukça büyük bir kütüphanesi var ama, ortada ne bir kitap ne de bir okur bulunmakta. Görevliye sorduğunuzda kitapların özel odalarda olduğunu (laf aramızda, hiç sevmem kitapların okuyucuların gözlerinden bile saklandığı kütüphaneleri), öğrencilerinse genelde bilgisayar kullanarak istedikleri, araştırdıkları bilgiye ulaşabildiklerini öğreniyorsunuz. Ancak kütüphanenin girişindeki Atatürk'ün şu sözünü okuyunca oraya hiç kimsenin girip-çıkmadığını anlıyorsunuz. "Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, şanlı, yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder." Bir karış büyüklükteki harflerle duvara yazılan bu yazı, sadece Türk Dili'ni bilmediğimizin değil, aynı zamanda doğrusuna bakarak yanlışını yazmayı başardığımızın da bir belgesidir. Doğrusunu yazmak varken 'ki' bağlacını 'eğitimdir' kelimesine yapıştıran ellerle, onu kontrol eden gözlerin sahiplerini canı gönülden kutluyor ve bu hatanın düzeltilmeyip, 'eğitim sistemimizin utanç duvarı anıtı' olarak korunmasını öneriyorum...
Tuzla Harp Okulu’nu bir yana bırakırsak 1995 yılında Avrupa’da Yılın Müzesi ödülünü alan Bodrum Kalesi’ndeki Bodrum Sualtı Müzesi de benzer ilgisizliklerden yakınmaktadır. Kale duvarlarında yer alan tanıtım panolarındaki benzer imla hataları kalenin boyunu aşmaktadır.
Edebiyat uzayının Eğitim yıldızında, (tıpkı Simyacı'nın koyunlardan bir şeyler öğrendiği gibi) birileri de taşı kendine öğretmen seçer. Ursula K. Leguin'in En Uzak Sahil adlı romanının kahramanı Arren anlatıyor:
" 'Enlad'da' dedi Arren bir süre düşündükten sonra, 'öğretmeni taştan olan çocuğun hikayesini anlatırlar.'
'öyle mi?.. Ne öğrenmiş peki?'
'Soru sormayı'. "
Soru sormak için bile bir şeyler bilmek gerekir. Biz daha bunu öğretemiyoruz ki uzaya gidecek astronot yetiştirelim. Rica minnet, bayrağımızı götürecek birisini bulduk, nasıl olsa bir gün dalgalanacak. Boş verelim bunun için astronotu ve "Hoşça kal ay, elveda feza" diyelim. Aydan, fezadan bahsetmişken 'kainattan' da bahsedelim; Mathias Lubeck'in Tanrıyla Milli Eğitim adlı şiiriyle:
"Çözülür" demiş Faust "bu kainatın sırrı,"
Ve bu yüzden çarpılmış Tanrının cezasına;
Demek ki hikmetinden sual olmayan Tanrı
Razı değil milletin okuyup yazmasına.
Kızdınız mı? Kızabilirsiniz elbette. 17. yüzyılda şair Nesimi'ye de birileri kızmış ve derisini yüzerek idam etmişler. Yedi parçaya bölünen cesedi ibret olsun diye; şairin sevildiği, şiirlerinin okunduğu yedi kente gömülmüştür. Ne mi yapmış Nesimi? Şiir yazmış. Şunun gibi:
Gah giderim medreseye, ders okurum hak için
Gah giderim meyhaneye, demlenirim aşk için
Sofular haram demişler aşkımın şarabına
Ben doldurur, ben içerim günah benim kime ne!...
Eğitim sistemimize bu kadar taş attıktan sonra, "ah başım" diyerek, biraz üzerinize alınıyor ve "bizde de suç var ama, ne yapabiliriz?" diye soruyorsanız, "Orhan Veli'nin çocukluk arkadaşı, can dostu ve ne kadar az tanınsa da çok önemli bir şair olan Halim Şefik'in ÇOCUK adlı şiirine kulak verin" diyebilirim:
Kalkınmada ilk şart eğitim
Eğitim kitapla olur
Çocuk hepimizin akıllısı
Siz okursanız o da okur

YAPRAK DÖKÜMÜ (1)


YAPRAK DÖKÜMÜ (1)

Yıl 1962, yer İstanbul'da Galata Kulesi'nin çevresindeki sokaklardan biri. Fransız diplomat Louis de Chenier ve Yunanlı bir annenin çocukları dünyaya gelir. Ünlü Fransız şair Andre Chenier. 1767'de annesiyle birlikte Fransa'ya yerleşen ama, Fransız Devrimi'nin pençesinden kurtulamayan şair, 7 mart 1794'te tutuklanır. Saint - Lazare zindanında diğer tutuklular savunmalarını yazarken, O avluya çıkabildiği zamanlarda topladığı kurumuş yapraklara şiir yazar ve bu yaprakları kirli çamaşırlarıyla dışarıya gönderir. Sıra mahkeme gününe gelip yargıç önüne çıkarıldığı zaman, savunmasını yazmadığını söyler. Ölüm cezasına çarptırılır. Halbuki savunmasını yazanlar serbest bırakılmıştır. Robespierre'nin düşmesine iki gün kala idam edilir. Kimi kaynaklara göre asıldı, kimi kaynaklara göre başı giyotinle kesildi. İdam edilmeden önce başını iki elinin arasına alan şair: "Yazık, bu kafanın içinde daha çok şey vardı" der. Tarih, 25 Temmuz 1794'tür. (2)
Ah ölüm uykusuyla kapanacak gözlerim!
Gideceğim bir anda
Yazacağım son şiirlerimdir bunlar benim,
Dört duvar arasında
Tutuklu olduğu sıralarda yapraklara yazıp, iç çamaşırlarıyla dışarı kaçırdığı Iambes (Manzum Yergiler) adlı şiirinde böyle diyor Andre Chenier. (3)
Özellikle 18. yüzyılda yaşayan bir Fransız şair olması ve bu şiiri yapraklara yazması, bir anda Orhan Veli'yi getirdi aklıma, daha doğrusu Orhan Veli'nin çıkardığı Yaprak'ı. "Acaba, dedim, acaba olabilir mi?" Neden olmasındı. "Derginin adının neden Yaprak'tı?" sorusunun cevabını aradım, Andre Chenier'in yapraklarını öğrendikten sonra. Bulunca da yanıldığımı öğrenmiş oldum. Yine de güzel bir benzetme olmuştu benim için. İşin aslını Melih Cevdet Anday'ın bir yazısından öğreniyoruz: "Derginin tek bir sayfa olması önerisi, demek ki adı, Sabahattin Eyuboğlu'ndan geldi. Eğer biz 15 günde bir gönlümüzce tek bir yaprak çıkarabilirsek daha ne isterdik... Çoğu değil, özü amaçladık. Yazılarımızı kısa tutmaya değil, söyleyeceklerimizi uzatmamaya dikkat ettik..." (4) Mahmut Dikerdem, biraz da parasal nedenlerle bu fikrin kabul edildiğini ekliyor.
İsmini bile öğrenemediğim ünlü (!) bir frenk, arkadaşına yazdığı mektubu şu notla bitirir: "Kusura bakma, vaktim olsaydı daha kısa yazardım." (5) Sanırım Melih Cevdet'in söylediklerine bunu da ekleyebiliriz.
Yaprak Dökümü'ne geçersek; Orhan Veli'nin 28 sayılık (Son Yaprak ile 29) Yaprak'ından sonra, Mayıs 1954'de Nedret Gürcan'ın yayımladığı aylık şiir dergisi Şairler Yaprağı 34 sayı yayımlanmış. Almanya'da, Stutgart Türk Öğrenci Birliği'nin yayın organı olarak senede iki sayıdan (her sömestre bir sayı) toplam 17 (18 de olabilir) sayı çıkan Yaprak var. Daha sonra Mayıs 1962'de yani Yaprak'tan 12 yıl sonra Mes'ut Yaşar Tunçsiper'in sorumluluğunda yayımlanan, 14 sayısını bulabildiğim Yaprak, Mayıs 1963'e kadar yayımlanabilmiş. 21.07.1964 tarihinde Orhan Tezcan'ın sorumluluğundaki dergi Yapraklar adıyla yayımlanmış ama, yayın hayatını pek fazla sürdürememiş o da ve 9. sayıdan, yani 30 Mart 1965'ten sonra yayımlanamamıştır. Aradan 24 yıl geçer ve bu sefer Sunay Akın, Akgün Akova ve Ramazan Üren Yeni Yaprak adıyla bir dergi çıkarmaya girişirler. Bu derginin yayın hayatı da 16 sayıdır. Sonuçta Orhan Veli'den sonraki 5. yaprak da tarihe karışır. Ama, Yaprak Dökümü bitmez. Ağustos 1995 - Ocak 1997 tarihleri arasında 19 sayı yayımlanan Bir Gıdım Yaprak'ın (A Piece of Leaf), bu dergiler arasında bambaşka bir yeri vardır. Çünkü, Ali Sarıkaya tarafından Amerika'da yayımlanmıştır.
Bu dergileri daha detaylı olarak tanıtmadan önce bir başka Yaprak'tan daha bahsetmek istiyorum. Mayıs 1911 yılında, 15 günde bir İstanbul'da yayımlanan Yaprak isimli "edebi, içtimai, felsefi" bir dergi daha bulunmaktadır. Ömer Lütfü'nün yayımladığı bu dergi ancak 3 sayı çıkmıştır. Orhan Veli'den önce ve eski Türkçe olarak yayımlandığı için incelemeye almadım. (6)
YAPRAK (01.01.1949)
Bu derginin yayımlanma fikri, ilk olarak 1948 yılının sonlarında Mahmut Dikerdem'in evinde yapılan bir arkadaş toplantısı sırasında doğdu. İlk sayı ise 1 Ocak 1949'da Ankara'da yayımlandı. Her ayın birinde ve on beşinde çıkması planlanmıştır ve ilk 12 sayı bu şekilde aralıksız yayımlanır ama, 15 Haziran 1949'dan 1 Kasım 1949'a dek yaz tatili nedeniyle ara verilir. Bundan sonra 1 Haziran 1950 tarihli 28. sayıya kadar da yine düzenli olarak yayımlanır. Derginin üzerinde Orhan Veli'nin sıfatı "Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak yazılıdır.
Derginin aslında bir fikir dergisi olması düşünülmüşse bile, bu şekilde fazla bir kitleye ulaşamayacaklarına inanılmış ve edebiyatla dergiyi okutmak, yaygınlaştırmak amaçlanmıştır. (7)
Derginin ilk sayısının masrafları Mahmut Dikerdem tarafından karşılanmış. Necati Cumalı, Mahmut Dikerdem'in kendisine verdiği 500 lira (derginin 15 kuruştan satıldığı göz önüne alınırsa, miktarın büyüklüğü daha rahat anlaşılır) ile ilgili bir anısını şöyle anlatıyor:
"500 lirayı aldıktan sonra Mehmet Sarıgül, Orhan Veli ve ben at yarışlarına gittik. Mehmet at sevgisine kumar karıştırmaz, oynamazdı. Oysa atların durumunu herkesten iyi bilirdi. Mehmet söylüyordu, Orhan ile ben olanaklarımız ölçüsünde oynuyorduk. Sıra Arapların koşusuna geldi. Ünlü Haydar koşuyordu. Geçilmesi olanaksız bir attı. Saat cebimi tuttum, Orhan'a takıldım.
-Haydar'a 100 ganyan, 100 plase oynayalım mı?
İkisi de hiç düşünme dediler. Oynamadık. Oynasak 20 lira kazanacaktık. Kötü para değildi. Yine de oynamadığımıza pişman değildik. Yaprak'ın parasına dokunmadığımız için ayrı bir yürek rahatlığı duyuyorduk." (8)
Dergi daha sonra, estek köstek kendini idare etse bile, bir ara Orhan Veli dergiyi çıkarmak için paltosunu satar ve kışın ortasında ceketle dolaşır. Böylece iki sayı çıkarılabilir. Son sayıyı çıkarabilmek için başka şeyleri satar Orhan Veli: Abidin Dino'nun kendisine hediye ettiği resimleri. Abidin Dino, Orhan Veli'nin kendisini ziyarete geldiği bir günkü olayı şöyle anlatıyor:
"Yüzü bir karış, upuzun bembeyaz. Dilinin altında bir şeyler vardı besbelli, bir süre şişe açma aleti gibi kıvrılıp kalmış, sonunda ağzındaki baklayı çıkarmıştı.Ona hediye ettiğim resimler vardı ya onları satabilir miydi? 'Son sayıyı çıkarmak için başka çare kalmadı' demişti, boğuk bir sesle ve müthiş utanarak. Ne demekti, daha kaç tane resim isterse vermeye hazırdım, yeter ki alıcı bulunsun! Biraz neşelendi ama, alt tarafı Yaprak dergisinin cenazesine bir çelenk hazırlıyorduk." (9)
İlk sayı, meşhur Alış-Veriş şiir ile başlar. Sabahattin Eyuboğlu'nun
Edebiyat verir yalın söz alırız
Şarkı verir türkü alırız
mısralarına herkes bir şeyler ekler. "Meta verir fizik alırız" mısrasını Nusret Hızır; "Salon verir sokak alırız" mısrasını Mahmut Dikerdem söyler. (7) (Bütün şiiri Sabahattin Eyuboğlu'nun yazdığı da söylenmektedir.) Bunun dışında bu sayıda Orhan Kemal'in İstasyonda adlı öyküsü, Oktay Rifat'ın Kervan isimli şiiri, Jean Cocteau'dan Sınama, Sabahattin Eyuboğlu'nun Üç Yol adlı yazıları vardır. Ayrıca Erol Güney'in hazırladığı Batıdan Haber ve Melih Cevdet'in hazırladığı Amerikalı Zenci Şairlerden Örnekler birkaç sayı sürer. Mahmut Dikerdem, M. Fırtınalı takma adıyla genelde politik yazılar yazar. (Mahmut Dikerdem o sıralarda Dışişleri Bakanlığı'nda devlet memuru idi ve devlet memurlarının herhangi bir yerde yazmaları yasaktı.) 11. sayıdan sonra bu yazıları Yaprak imzasıyla yazmaya başlar. Çünkü resmi makamlar şüphelenerek Orhan Veli ve Erol Güney'e baskı yapmaya başlamışlardı.
Derginin tek sayfa olması bile çeşitliliğini azaltmıyordu. Pek çok köşe vardı. Örneğin; 'Her Sayıda Bir Kelime.' Son zamanlarda yazı ve konuşmalarda en çok geçen kelimelerden birinin kısa açıklamasının yer aldığı bu köşede idealizm, hümanizma, demagoji kelimeleri açıklanır. Ayrıca yeni çıkan kitaplar tanıtılır, diğer dergilerin son sayılarına yer verilir.
Yaprak'ın 28 sayılık serüveni boyunca pek çok şiir ve yazı yayımlandı. Orhan Veli, Oktay Rifat, Sait Faik, Necati Cumalı, Ahmet Muhip Dranas, Langston Hughes, Sabahattin Eyuboğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, La Fontaine, Ceyhun Atuf Kansu, Metin Eloğlu, Erol Güney, Walt Whitman, Cevdet Kudret Solok, Orhan Kemal, Ziya Osman Saba, Jacques Prevert, Melih Cevdet Anday, Mehmet Emin Yurdakul yazı, şiir, hikaye veya çevirileriyle yer aldıkları gibi; Abidin Dino ve Bedri Rahmi Eyuboğlu resim ve desenleriyle katkıda bulundular. Ama bu isimlerin dışında yardım edenler de vardı. Örneğin evli olanların eşleri de bir yandan abonelere gönderilecek dergileri hazırlamaktaydılar.
Yaprak 01.06.1950 tarihinde 28. sayıdan sonra kapanır. Tabii ki siyasi baskılar da vardır işin içinde. Bu olay en çok Orhan Veli'yi etkiler. Çünkü kendisini dergiyle bütünleştirmiştir. Meyhaneden çıkmaz olur. Taa ki...
Bir süre sonra bembeyaz bir Yaprak çıkarmayı düşünürler. Bu sayı sadece abonelere gönderilecektir. Amaç olan bitene bu şekilde cevap vermek, protesto etmektir. Ne yazık ki perişanlık ve dağınıklık içerisinde bu düşünce de gerçekleştirilemez.
Orhan Veli'nin ölümünden sonra işler değişir. Sabahattin Eyuboğlu, Mahmut Dikerdem'e yazdığı mektupta şunları söyler:
"El alem Orhan'ın şiirini nihayet anlamaya çalışırken, biz cesedini gömebilmek için akla karayı seçtik."
Bu kadar kederin arasında Sabahattin Eyuboğlu'nun aklına Orhan Veli özel sayısı olmak üzere son bir Yaprak çıkarmak gelir. Bunu da o mektupta Mahmut Dikerdem'e yazar. (10)
Ve 01.02.1951 tarihinde Orhan Veli özel sayısı yayımlanır. Adı Son Yaprak'tır. Meziyet Bölükbaşı yazı işlerini fiilen idare eder. Abidin Dino, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı ve Sabahattin Eyuboğlu'nun yazılarına Orhan Veli'nin öldüğünde cebinden çıkan Aşk Resmigeçidi isimli şiiri, eksik olmasına karşılık eklenir. Bir diş fırçasına sarılı bulunmuştur ve diş macunu lekeleri bazı erlerin okunmasını engeller.
Belki de tarihimizin en önemli edebiyat dergisi 28 sayı ile son bulur. Ama ölmez... Gerek kendinden sonra yayımlanan Yaprak ve Yaprak türevi isimlerle, gerekse anlatmaya çalıştıklarının anlaşılıp, yaygınlaşmasıyla yaşar. Zaten amaç da bu değil mi?... (11)
ŞAİRLER YAPRAĞI (1954)
Bu araştırmada en büyük haksızlık Şairler Yaprağı'na yapıldı. Tabii ki amaç bu değil ama, bütün aramalarıma karşılık sadece dört sayıyı bulabildim. Mayıs 1955 (13. Sayı), Şubat 1956 (20. Sayı) ve bir arada yayımlanan Mayıs - Haziran 1956 (23. ve 24. Sayılar). Bu sayıların satış bedelleri 25 kuruş.
Nedret Gürcan'ın sahibi olduğu ve yazı işlerini yürüttüğü Şairler Yaprağı, Dinar'da yayımlanmaktaydı. Logolarında "Türkiye'nin Tek Şiir Dergisi" olduklarını belirtseler de bu konuda yanılıyorlar. İlk sayısı 1 Ocak 1948'de çıkan Kaynak adlı bir şiir dergisi var ki Haziran 1956'ya kadar 113 sayı yayımlanmıştır. (Sahibi: Avni Dökmeci; Yazı İşleri Md.:Turhan Dökmeci) (12) Buna göre Şairler Yaprağı, 24.sayısına kadar Türkiye'nin tek şiir dergisi değildir.
Bu derginin 34 sayı yayımlandığını Orhan Albayrak'ın hazırladığı, Türkiye'de Gazeteler Ve Dergiler Sözlüğü'nden öğreniyoruz. Şairler Yaprağı'nın son sayısı (tahminen) Nisan 1957'de yayımlanmıştır. 20 sayfalık (16+4) bu dergide Garip hareketinin etkileri görülmektedir. Şiir dergisi olduğu için bu üç sayıda toplam 48 şairin ismine rastlanıyor. Bunlardan en fazla göze batan isim; Oktay Rifat'tır. Ayrıca; Sait Faik, A. Kadir, Attila İlhan, İlhan Berk, Salah Birsel, Tarık Dursun K., Özdemir Nutku, Abdullah Rıza Ergüven, Jülide G. Ergüven, R. Maria Rilke, Ümit Yaşar Oğuzcan, Ahmed Arif, Aşık Veysel Şatıroğlu, Esin Sakızlı, Nedret Gürcan, Mehmed Kemal, Türkan İldeniz, Mahmut Makal, Güner Sümer isimleri de bulunmakta.
Tabii ki şiirden başka, şiir üzerine eleştirel yazılar da bulunmakta Şairler Yaprağı'nda. Bir diğer özelliği de 13. sayıda belirtildiğine göre, dergiye ilk yılında okuyucularından1500 şiir gelmiş. Bu şiirlerden seçilen 15 şiir o sayıdan itibaren yayımlanır. Şubat 1956 tarihli 20. sayısında ise bir soruşturma yapılmış: "1955 yılında yayımlanmış en beğendiğiniz roman, hikaye ve şiir kitabı hangisidir?"
Yazık oldu Şairler Yapraği'na da... (13)
YAPRAK (1960)
Stutgart Türk Öğrenci Birliği'nin yayın organı olan bu derginin, 16. sayısına göre yazı kurulu: Celil Anadere, Ayşen Ener, Sümer İçsel, Faruk Kardıçalı, Sabahattin Yentür ve Yüksel Pazarkaya'dan oluşmaktadır. Dergi hakkındaki bilgileri de şahsen Yüksel Pazarkaya vermiştir.
"Toplam 17 ya da 18 sayı yayımlandı. Fotomekanik yöntemle çoğaltıyorduk. Öğrenci olduğumuz için her sömestre de bir sayı çıkarmayı uygun bulduk. Biz mezun olduktan sonra da derginin yayın hayatı sona erdi.
Orhan Veli'nin Yaprak dergisini düşünerek bu ismi verdik ve bunu da ilk sayıdaki bir yazıda belirttik. Türk makamlarınca 'zaten komünist bir derginin adını kullanıyorlar, ne bekleyebiliriz ki bu gençlerden?' eleştirisi (!) getirilse de Alman makamlarınca 'hiç değilse Almanca yazı yayımlıyorlar' diye desteklendik. Hatta, elinizdeki bu 16. sayının arka kapağında, Almanların resmi bir kuruluşunun (Des Instituts Für Auslandsbeziehungen) ilanı vardır.
Kısa sürede Almanya'daki öğrenciler arasında bilinen bir dergi oldu. Hatta bir süre sonra Türkiye'den de yazanlar oldu. Şimdi hatırlayabildiğim isimler: Oktay Akbal ve Nüvit Özdoğru'dur."
On altıncı sayının kapağını Metin Şahinoğlu, grafik tasarımını ise Tarhan Gürman yapar. Yazılarda: Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İbrahim Güzelce (DİSK Genel Sekreteri ve Basın - İş Sendikası Genel Başkanı), Ergün Göknel, Şükrü Üstün, Mehmet Edeş; Sabahattin Yentür, Tanju Üner, Nadi Günday, İsmail Çöl, Yüksel Pazarkaya, Friedrich Kochwasser, Dr. Phil, R. W. Sauss imzaları varken; şiirlerde Ceyhun Atuf Kansu, Yüksel Pazarkaya, Barış Aksoy, Rıfat Adak, Şükrü Üstün, Ş. Avni Ölez ve Mehmet Meriç isimlerini görüyoruz.
YAPRAK (1962)
Yıl 1962, mayısın 15'i... İzmir'de Mes'ut Yaşar Tunçsiper'in sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu Yaprak (idare Md.: Ersin Alakuş, İdare Memuru: Enver Güleç) on beş günde bir yayımlanmak üzere 30 kuruş fiyatla satılmaya başlanır. Dört sayfadır. Her ne kadar 15 günde yayımlanacaklarını duyursalar da 2. sayı 15 Haziran'da çıkar, daha sonra da bir türlü düzenli yayımlanamaz. Ta ki 15 Mart 1963'e kadar. Bu tarihte derginin boyutu küçültülür ve sayfa sayısı 20'ye çıkartılır. (Bundan önce 6 sayfa çıkan 9. sayı hariç hepsi 4 sayfadır.) Bu Yaprak "Seri - 2" olarak ve 15 günde bir düzenli olarak yayımlanır. 100 kuruştan satılır ama, ancak 5 sayı dayanabilir. Yaprak'lar içinde en çok değişime uğrayan budur. Logosunu üç kere, boyutunu ve fiyatını iki kere değiştirirler.
Mes'ut Yaşar Tunçsiper'in Batı Buhranı, Batı Buhranı Karşısında Batılılar, Batı Buhranının Öğrettikleri, Türk Edebiyatı Nerelere Gidiyor?, Her Yenilik Sanat Değildir, Yazı ve Konuşma Dilimiz Birbirinden Ayrılıyor adlı baş yazıları günümüzde de çokça söylenen, yazılan ve tartışılan konular olarak karşımıza çıkıyor. Çevirilere de yer veriliyor. Andre Maurois'in Hayalet adlı hikayesi; Uhland'ın, Gitanjali'nin, Chamisso'nun, Muhammed İkbal'in şiirleri Türkçe'ye çevrilmiş. Çeşitli sayılarda Mustafa Kemal Atatürk, Peyami Safa, Orhan Veli ve Mevlana ama bir yazıyla, ama sayının neredeyse tamamıyla anılmış. Sadece edebiyata değil, Klasik Türk Musikisine de yer verilmiş zaman zaman. Çeviri hikayelerinin dışında Türk yazarlarının hikayeleri de bulunuyor. Ersin Alakuş'tan İhtiyar Dostum, Yolcu ve Sen Geldin Ya!; Yılmaz Bozkurt'tan Bir Düşlük Beylik, Vehbi Cem Aşkun'dan Yol Arkadaşı, bu hikayelerden birkaçıdır. Şiir ise Yaprak'ta en çok yer alan unsur; en çok yer verilen şairler ise Işık Özmen, İbrahim Yurdören, Dilek Çatalkaya, Sevim Atilla ve Timuçin Ova olmuş.
Yapraklar içerisinde Orhan Veli'nin Yaprak'ına en uzak olanı budur. Ama esinlendikleri de bir gerçek. Her ne kadar bunu belirtmedilerse bile... (14)
YAPRAKLAR (1964)
1 Ağustos 1964'te, İstanbul Laleli'de, Orhan Tezcan'ın sahibi ve sorumlu yönetmeni olduğu aylık fikir ve sanat dergisi yayımlanır. Adı Yapraklar'dır. Adından da anlaşılacağı üzere sayfa adedi fazladır. 8 yaprak, yani 16 sayfadır. İlk sayı 100 kuruştan satılır ama, ikinci sayıda zamlanır ve son sayı olan 9. sayıya kadar da 125 kuruştan satılır.
Jean Paul Sartre'ın Yazmak Nedir? başlıklı yazısı, Adnan Benk'in çevirisiyle ilk sayıda yayımlanmaya başlar ve 6 sayı sürer. Bunun dışında Juan Goytiloso'dan Onat Kutlar'ın çevirisine, T.S.Eliot'tan Akşit Göktürk'ün çevirisine, Raymond Williams'dan Gürkal Ayral'ın çevirisine yer verilir. Hikayeler de vardır yine; J.D. Salinger'den Teknenin Orada (çev: R. Tomris), James Joyce'den Evelin (çev: Tektaş Ağaoğlu), Adnan Özyalçıner'den Asfalt, Ferit Edgü'den Devam bunkardan birkaçıdır. Eleştirilere yer verildiği gibi şiire de önem verilmiş. Sennur Sezer, Ülkü Tamer, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Arif Damar, Behçet Necatigil, Özkan Mert, Cevat Çapan (Philip Larkin, Lawrence Durrel ve Cesare Pavese çevirileriyle), Cemal Süreya (Guillaume Apollinaire ve Max Jacob'tan çevirileriyle), Adli Moran (Emily Dickinson çevirisiyle), Gürkal Ayral (Lord Lovel çevirisiyle) bu 9 sayıda yer alan şairlerdir.
1 Ağustos 1964 tarihli ilk sayıda Başlarken adlı yazıda "derginin her şeyden önce, düşün ve yazın alanında kaynaklar araştıran bir araç olması..." dileğinde bulunulmuş. Ama her yayının karşı karşıya bulunduğu maddi zorluklar nedeniyle, reklam almaya çalışmışlar. İlk sayıda ilan için; sütun santimi 10TL, arka kapak 750TL, arka iç kapak 500TL fiyat biçmişler. Bu rakamlara da 3. sayıda zam yaparlar. (Sütun santimi 15TL, tam sayfa ilanlar pazarlığa bağlıdır) İlk sekiz sayıda çok fazla reklam alamamışlarsa bile 9. sayının arka kapağına tam sayfa ilan almışlar ama, bir motor yağı reklamının yer aldığı bu 9. sayı, son sayı olmuştur. (15)
YENİ YAPRAK (1989)
Tüm Yaprak dergileri içerisinde önemli bir yeri vardır Yeni Yaprak'ın. Öncelikle Orhan Veli'nin Yaprak'ından tam kırk yıl sonra sahneye çıkıyor; daha sonra boyutu (sadece enlemesine kullanılmış ve ortadan ikiye katlanmış) ve logosu bile aynı. İlk sayı tıpkı Yaprak gibi Alış - Veriş şiiriyle başlıyor. Ayrıca Orhan Veli'nin İçerde şiiri de bulunuyor.
Yeni Yaprak'ın sahibi ve yazı işleri müdürü Ramazan Üren olarak görünse de Sunay Akın ve Akgün Akova'nın daha çok emeği geçer.
İlk sayı 300TL'den sayışa sunulur ama, yıl 1989'dur ve enflasyon büyüktür. Beşinci sayı 500TL olur.
İlk iki sayı 15 günde bir yayımlanır ama 3. sayıdan sonra ayda bir olmak üzere 16 sayı çıkartılabilir.
Yeni Yaprak'ın ilk sayısında 'Yaprak'a Zarar Verenler' adlı yazıda tırtıl şu şekilde tanımlanır: "Şiirlerini yayımlatmak için 'el-etek' öpenler. Ödül kapmak uğruna dergi kapılarında (Osmanlıvari 'el-pençe divan' duranlar. Ki bunlar sürüngenler sınıfından tırtıl hanesine girerler. Yaprak'a zarar verdiğiniz için 'zirai ilaçlama' yapmamız gerekecektir. Kusura bakmayınız efendim..."
Sunay Akın'ın; Orhan Veli'nin çocukluk arkadaşı Halim Şefik ile yaptığı röportaj; Atilla Birkiye'nin 'futbol (pardon) spor üzerine mizahi eleştiri'si; Parkan Özturan, Ramazan Üren ve Sunay Akın'ın şiirleri; Ramazan Üren'in Galata Köprüsü ile ilgili bir yazısı bulunuyor ilk sayıda. Daha sonraki sayılarda Recep Türüng, İsmet Zeki Eyüboğlu, Muzaffer Yazıcı imzaları görülür.
Her sayıda bir öykü bulunur Yeni Yaprak'ta. Osman Şahin ve Ülkü Uluırmak öykücülerden ikisidir.
Tan Oral'ın desen ve karikatürlerini görebildiğimiz Yeni Yaprak'ta çok özel şiirler bulunuyor. Örneğin; Ahmed Arif'in kitabına bile almadığı Tutuklu şiiri (1951 - Ankara Cezaevi), Cemal Süreya'nın Gözlerine Çektiğin (1961'de Paris'ten Muzaffer Buyrukçu'ya gönderdiği el yazısı ile), yine Cemal Süreya'nın Kısa, Cahit Külebi'nin Doğu (1977'de bir resmin üzerine yazılmış) Can Yücel'in Gece Yarısı Desen Şiiri (el yazısı ile) Orhan Veli'nin İlahi Kızılcık! ( Eren Eyuboğlu'nun 1946'da yaptığı karakalem Orhan Veli portresiyle birlikte) şiirleri bunlardan birkaçıdır. Ayrıca Sunay Akın, Akgün Akova, Refik Durbaş, Halim Şefik, Kemal Kale, Remzi Ören, Nazım Hikmet, Hüseyin Avni Dede, Ülkü Uluırmak, Özkan Mert, Seyfettin Başçılar, Egemen Berköz, Fikret Demirağ, Pirkko Melartı Yeni Yaprak'ın şairlerindendir...
Çıktığı günlerde vapurlarda, işporta tarak - cüzdan satar gibi satılmış bir dergidir Yeni Yaprak ve dördüncü sayıya yazdıklarını başarmış, yarını taşımışlardır: "Kağıt üzerindeki bu siyah karaltılar karınca değildir ama, karıncalar gibi hiç durmadan yarını taşımalı şiir..."
BİR GIDIM YAPRAK (1995)
Yaprak Dökümü'nün bir diğeri, New York'ta Ağustos 1995 - Ocak 1997 tarihleri arasında 19 sayı yayımlanan Bir Gıdım Yaprak (A Piece Of Leaf) ile gerçekleşir. Derginin hikayesini Ali Sarıkaya şöyle anlatıyor:
"Bir Gıdım Yaprak (A Piece Of Leaf) şiir ve edebiyat dergisi olarak 1 Ağustos 1995 tarihinde yayımına başladı. Şiire olan tutkum, büyük gereksinimim ve burada paylaşabileceğim ortamı yaratmak amacı ile yayım hayatına başlayan Bir Gıdım Yaprak'ta, Orhan Veli Kanık'ın 1949 - 1950 yıllarında çıkardığı gazeteyi örnek edinip, olabilirsek bir gıdımını oluşturmaya çalıştık. İlk iki sayı on beş gün arayla çıktı ve niyet de öyleydi. Fakat ekonomik problemlerden dolayı 3. sayıdan sonra ayda bir yayımını sürdürdü. (Not: Yeni Yaprak'ın da 3. sayıda aylık çıkmaya başladığını hatırlatırım.) Dergi ve dergi organizasyonları olarak yaptığımız müzik ve şiir sunumu gibi pek çok organizasyon da ücretsizdi.
İçerik tamamen özgür bir çizgide olup, genelde iki dil kullanıldı. Türkçe ve İngilizce. Ayrıca her sayıda bir başka dilde şiir yayımladık. Bütün şiirleri yazıldığı dile sadık kalarak, çeviri yapmadan kullandık. Türkçe ve İngilizce hariç Japonca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Hintçe, Rusça, Korece lisanları kullanıldı. Amaç dünya dillerinin hepsinden bir örnek koymak. Bu şiirlerden bazılarını o ülke insanı tanıdıklarımdan aldım, bazılarını ise kitaplardan. Altıncı sayıya ek olarak, gerçek ağaç yaprağı üzerine Orhan Veli'nin 'evde bir insan daha var çok şükür' şiirini yazıp okuyuculara postaladım. Basım adedimiz 300 idi. Dergiyi kendi el yazımla yazıp, desenleme için değerli dostum ressam - heykeltıraş Ülkü Ünsoy'a teslim ediyordum. Desenleme direkt olarak orijinal üzerine yapıldıktan sonra, fotokopiyle çoğaltıyordum. Bu dergide adres etiketi hariç bilgisayar hiç kullanılmadı.
Böyle bir dergiyi çıkarma krizlerim ilk geldiği zamanlarda yanımda bir başka değerli dostum, şair Alp İçöz bulunuyordu. Bu dostum da derginin İngilizce editörlüğünü yaptı.
Bir Gıdım Yaprak, çoğunlukla benim kişisel ekonomik harcamalarımla basılıp gönderiliyordu. Okuyucularımızdan pul istiyorduk, fakat yeterli oranda akış gerçekleşmedi hiçbir zaman. Bazen de bir şiir dostum, fotokopi masraflarını üstleniyordu. Doküman olarak, yetkili devlet kuruluşlarında hiçbir şey bulunmadığından, şiir sever dostlarımın kütüphanelerini kullandım. Amerika'da yaşayan birçok şairden (ki bazılarının sadece adreslerini biliyorum) Seyfettin Başçılar ve Tahsin Yiğit kitaplarını gönderdi, destekte bulundular. Fakat Türkiye'den değerli üç dostum Hülya Yalçınkaya, Sezer Özşen ve Sadık Öztürk'ün müthiş destekleri oldu.
Sonuç olarak; bana gönderilen şiirler, pullar, kitaplar, mektuplar ve küçük çapta ekonomik yardımlar bu dergiyi çıkarmam, şiiri paylaşmam için en büyük sebep olmuştu. Tahminen yüzde 20 olan yabancı uyruklu okurlarımın yüzde oranını arttırmaya çalıştım hep ama...
Elbette ki tek amacımız var: Zengin olmak!"